Ye Kürküm Ye: Viyana & Budapeşte

Bir Yılbaşı Fantezisi…

Bizim neslin çocukluk anılarında önemli bir yer kaplar Hikmet Şimşek yönetimindeki pazar konserleri. Aynı dönemin renkli anıları içinde bana ve yaşıtlarıma biraz olsun klasik müziğin tadını veren Danny Kaye yönetimindeki komik filarmoni konserleri de yer alıyor. Her ne kadar gerçek bir klasik müzik hayranı olmasam da ucundan sevenlerdenim yani. Dolayısıyla gezgin arkadaşım Melike, Viyana’da Yılbaşı Konseri hayalini benimle paylaştığında “hadi” dedim! 

Tabi demekle olmuyor… Viyana hem gitmesi hem kalması, yemesi içmesi yani her açıdan pahalı bir destinasyon. Ama Melike benden de çalışkan ve azimli bir kadın! Yazın ortasında, Temmuz sıcağında havayolları promosyon yapmaya karar verdiğinde kendisi hemen beni aradı! Bir önceki kampanya döneminde yurt dışı biletleri satışa çıkmamış, biz de kendimizi Antalya ve Konya biletleri ile teskin etmiştik. Bu seferki lokma büyük olunca ilk dakikada iki koldan saldırdık. Melike yine başarılı oldu; Viyana biletleri ulaşılamazdı ama iki ekonomik Budapeşte gidiş dönüş bileti elimizdeydi. Ve kendisi aynı zamanda Budapeşte – Viyana tren seferlerine de hakimdi. Dolayısıyla yaz sıcağının doruğunda yaklaşık 6 ay sonrasına planımız hazırdı. Budapeşte’ye uçup trenle Viyana’ya geçecek, burada kısa bir konaklama ile ünlü yılbaşı filarmoni konserini izleyecek ve yılın ilk günü Budapeşte’ye geri dönüp iki üç gün kalarak bir uçuşla iki şehir vuracaktık. 

Zaman su gibi aktı tabii… Aralık başı geldiğinde nasılsa daha çok var diye konaklamaları önceden rezerve etmediğimiz için biraz üzüldük. Zira yerler dolmuş, fiyatlar katlanmıştı; hem de Euro bazında! Neyse ki gezimize katılmaya sonradan karar veren kardeşi ile birlikte üç koldan saldırınca bütçemize uygun yerler bulduk. Üstelik geçen zaman içinde havayolunun uçuş saatlerinde yaptığı revizyon bizim promosyon biletlerine ücretsiz tarih değişikliği hakkı vermişti. Böylece seyahatin hem ekibi hem süresi genişledi; 3 gün Viyana 3 gün Budapeşte olarak finalize edildi. 

Soğuk Diyarlara Gitmeden Önce …

Bizim memleketin de kışı çetin olabilir elbette ama orta ve kuzey Avrupa şehirlerindeki keskin soğuk kimimizin canını daha önce yakmıştı. Hele bir de kışın ortasında buralarda sokaklarda dolaşmak, şehrin altını üstüne getirmek niyetindeyseniz! Bir de aldığınız promosyon uçuşta valiz hakkınız yoksa ve sadece kabin çantasıyla yola gidecekseniz dikkatli planlama şart.

Böylesine şartlarda kompakt ve verimli bir seyahat valizinde olması ve olmaması gerekenleri dikkatlice düşünüp karşılıklı mütalaa ettik; sonradan da doğruluğu kanıtlanan şu kararla hareket ettik: 

  • Her türlü soğuk ve yağışa dirençli, hafif ve uzun (dizaltı kesin) pofufuk bir mont giyilmeli – Ben uzun, yandan yırtmaçlı, dışı siyah içi fotoğraflarda güzel gözükecek parlak turuncu bir mont aldım
  • Hem sıcak tutacak hem uzun yürüyüşlerde rahat edilecek hem de gece eğlencelerinde şık duracak veya en azından sırıtmayacak bir bot giyilecek (önemli nokta: fazladan ayakkabı taşınmayacak) – Ben fermuratlı orta boy kar botu tercih ettim
  • En kalın kıyafetler yolda giyilecek – Ben kot pantolon ve pofuduk polarımı giydim
  • Yünlü bir şal – Ben montun renklerine uygun battaniye tipi bir yün şal sardım
  • Lahana modeli her güne bir ince içlik ile yedek 1-2 kazak alınacak – Ben 2 kazak götürdüm ama polarla birlikte tek de yetermiş.
  • Yılbaşı gecesi için şık bir seçenek – Ben karar veremeyip iki alternatif götürmüştüm, sonuçta rahat olanı seçtim. Yani ikinciye gerek yok; önden karar verin. 
  • Çantalarda da kabin tipi çekçek valiz, kol çantası yerine rahat dolaşmalık ama şık orta boy bir sırt çantası ile içinde bir ufak omuzdan kese çanta.
  • Önemli not: Özellikle belirlediğiniz bir alışveriş hedefi yoksa “oradan alırım lazım olursa” fikrine kapılmayın; hem Viyana hem Budapeşte alışveriş için pahalı! 

Yılbaşı Konseri…

Hayallerimizi (özellikle Melike’nin) süsleyen Viyana Filarmoni Yılbaşı Konseri biletlerinin çok pahalı olduğunu duymuştuk. Ama konserin dev ekranlardan şehir meydanında canlı yayınlandığını ve sokakların çok şenlikli olduğunu de öğrenmiştik. O yüzden bileti ilk aldığımızda konser biletine kasmadık. Ama tarih yaklaştıkça acaba uygun bilet bulabilir miyiz merakı bizi sardı. Yine arkadaşımın azmi ve çabasıyla nefis bir fırsat bulduk ve hemen atladık… O yüzden önce bu konuyu değerlendirelim. 

Viyana şehir merkezindeki küçük saray binalarından birini konser ve davetler için etkinlik alanına çevirmişler. Ve içi de dışı kadar şatafatlı görünen salonlarda küçük filarmoni konserleri düzenleniyormuş. Şehir sakinleri ve turistler de bu etkinliklere şıkır şıkır giyinip erişilebilir bu şaha şahanın tadını çıkarıyormuş. Mekanın adı Kursalon Hübner; ve biz de yılbaşı gecesi için kişi başı yaklaşık 90’ar Euro karşılığında saat 22.00-23.30 arasında konser & gece yarısı bir kadeh şampanya eşliğinde saray terasından havai fişek gösterisi paketi aldık. 

Hakikaten de etkinlik alanına yaklaşık 21.00 sularında vardığımızda misafirlerin bir kısmının kırmızı halılara yakışır abiyeler ve smokinlerle geldiğini hayretle gözlemledik. Tabi ortamı iplemeyip bakkaldan ekmek almaya çıkmış kıyafetleriyle gelenler de vardı ki bir kısmı turist idi. Çoğunluk ise bizim gibi sıradan denilemeyecek özende ama bir düğünde “işte gelinin ablası” da dedirtmeyecek şıklıktaydı. Hem abiye hem de “smart” şıklar içinde çoğunluğun keyifli bir yılbaşı geçirmeye gelen her yaştan Viyanalı olması çok hoştu. 

Konser salonu maalesef resimlerdeki kadar kocaman ve şatafatlı değildi. Büyük ihtimalle büyük etkinliklerde kullanılan alan bölünerek konser, yemek ve dans alanı olarak parçalanmıştı. Bunu daha sonra sarayın diğer bölümlerini de görme fırsatı olunca konfirme ettik. Yine de sahne ve önündeki alan 9-10 kişilik bir müzisyen grup ile 2 dansçı veya solistin performansı için yeterliydi. Misafirlere ayrılan oturma bölümü pek de konforlu olmayan sandalyelerden oluşuyordu ama çekilmez değildi. Salona giriş ise uzunca bir bekleyişle tek kapıdan zarif ama acelesi olmayan yer göstericilerin mihmandarlığında yapıldı. 

Konser programı tam bir popüler klasik müzik potporisi niteliğinde planlanmıştı. Viyana’nın gururu Mozart ve  Strauss’un başrolde olduğu, her tür kulağa hitap edebilecek parçalardan derlenmişti. Üstelik yer yer sahneye çıkan eşlikçiler nefisti… Bir tenör ve bir soprano opera solisti zaman zaman ayrı ayrı zaman zaman birlikte kısa aryalar seslendirdi. Bir genç balerin ve hafif göbeklenmiş kıdemli eşlikçisi valsten baleye ufak porsiyonlardan görsel şenlikler sundular. Eğlenceli ve ritmik parçaların bolluğu da seyirciyi yormadı. Sonuçta kulaklarımızın pası silindi mi silindi. Arada seyircileri izlerken keyfe gelip anı paylaşmak isteyen ama cep telefonlarıyla performanstan ziyade önündeki enseleri çeken amcalara teyzelere güldük mü güldük. Salonun arka tarafında olmayı avantaj belleyip abiyelerin değerlendirmesini yapıp puan verdik mi verdik. 

Yeni yıla yarım saat kala biten konserden sonra misafirler Orta Avrupa kültürüne yakışır, nizami bir şekilde salonun önündeki terasa alındı. Tek akıllı biz olmadığımız için sıfıra yakın derecedeki geceye adım atmadan önce vestiyer sırasında epey beklemek zorunda kaldık. Ama saat 12 olmadan önce terasta kuytu bir köşede elimizde şampanya kadehlerimiz ile yerimizi almıştık. Şehrin ortasında büyük bir parka bakan manzaramız sayesinde gece yarısından önce birkaç havai fişek gösterisini arda arda izleme fırsatımız oldu. Şahsının nerede olduğunu göremediğimiz sunucumuzun geri seri sayımını takiben de tam önümüzde kısa ama parıltılı bir gösteri vuku buldu. 

Yeni yıla girince teras hafiflerken misafirlerin yavaş yavaş dağıldığını zannettik. Meğer yan tarafta dans pisti ve minik bir sahnenin yer aldığı, disko aydınlatmalı bir salon daha varmış. Her yaştan anın tadını çıkaranların müziğe kendini az çok kaptırması bizi de gaza getirdi. Birkaç ufak hareketle abiyelere eşlik ettik. Ama en tatlısı kolkola girmiş parıldayan teyzeler amcaların yanak yanağa dansını izlemekti. 

Viyana İzlenimleri & Uyarıları…

Şehir gezerken, özellikle Avrupa’da, her yiğidin yoğurt yiyişi ayrı olur… Kimi müzecidir, kimi gurme; kimi sokakları arşınlar kimi dükkanları didikler. Kimi de her telden çalıp şehrin en ünlü mekanlarını sıraya dizer. Zaten artık her yere dair bloglar, gezi rehberleri, tur programları ibadullah. O yüzden Viyana’da şunu görün bu kaçırmayın demeyeceğim. Biraz internette araştırma yapıp seç beğen git modelini yapmak çok kolay.

Zira biz de öyle yaptık… Ama üç günlük kısa programımızda bize kolaylık sağlayan birkaç ipucunu paylaşabilirim:

  • Kısa bir araştırma yaptıktan sonra gitmek istediğiniz yerleri haritada işaretleyebilirsiniz. Böylece hem zaman kazanırsınız hem de size en yakın rotayı spontane belirlemek kolay olur. 
  • İşaretlediğiniz yerleri, konaklama ve transfer noktalarını içeren haritanızı offline yani internet erişimi yokken de kullanabilmek için cep telefonunuza indirebilirsiniz. Böylece istediğiniz zaman data ihtiyacı olmadan erişebilirsiniz. 
  • Bizim gibi aranızdan birini kurban ederek sanal sim alabilir, böylece uygun bir bütçe ile internet hizmetini grupta paylaşabilirsiniz. Tek dikkat etmeniz gereken bu data paylaşımının biraz şarj tüketici olması. 
  • Kesin gitmek istediğiniz müze varsa biletlerinizi önceden almaya çalışın. Artık Avrupa’nın pek çok ünlü müzesinde biletler hızla tükeniyor; sırada bekleyip 3 gün sonrasına bile bulamadıklarınız oluyor. 
  • Biz memleketimizin kültür mirasının izlerini sıkı takip ettiğimiz için ve de Melike’nin ihtiraslı merakı sayesinde özellikle Efes kalıntılarının sergilendiği müzeyi hedeflemiştik. Popülerlik listelerinde baş sıralarda olmayabilir ama merkezi bir konumda ve bilet kapıdan almak kolay. Maalesef muhteşem Efes Artemis’lerinden birini layık olmadığı bir şekilde sergiliyorlar. Kapı ağzında, merdiven dibinde, düzgün bir aydınlatma olmadan ya da kocamak taş salonlarda, tılsımını ortaya çıkaramayan bir ortamda Efes hazineleri görmek biraz yürek burktu. Ama Osmanlı döneminde izinli çıkan eserler bunlar. En azından nefis bir maket ve kazı fotoğrafları ile konuyu toparlamışlar. 
  • Özellikle yılbaşı gibi özel zamanlarda veya uzun hafta sonlarında şehir epey kalabalık; her yerde çok sıra olabiliyor. Restoran ve kafelerde ya beklemeyi ya da daha az popüler bir yere gitmeyi göze alarak hareket edin. 
  • Bazı mekanlarda servis yapan personeller kendileri saray aristokrasisinden ve size lütfediyormuşçasına davranabilir; kızmayın ya da içinize atın. Zaten çoğunlukla servis bedeli hesaba ekleniyor; bahşiş bırakmadığınızı hayal ederek oradan yavaşça uzaklaşın. 
  • Evet elmalı turtalar ve şinitzeller muhteşem; yemeden dönmeyin. Şehrin en ünlü şinitzel lokantasının iki şubesi var. Biri daha büyük ve burada rezervasyon yapmadan sırada bekleyerek masa kapma ihtimaliniz daha fazla. Biz 31 Aralık günü açılmadan 15 dakika önce yani 11.15’te gittik; yaklaşık 20 dakika bekleyip harika bir masada yedik. Viyana usulü şinitzelin burada domuz ve dana seçeneği var; domuz olanı daha ünlü ve lezzetli. Porsiyonlar çok doyurucu; hatta iki porsiyonla üç kişi bile doyabilir veya masayı çeşitlendirebilirsiniz. Yanına tavsiye edilen patates salatasını eksik etmeyin; çok şey kaçırırsınız. Ama kızılcık sosu herkese hitap etmeyebilir; ben beğendim. 

https://maps.app.goo.gl/K36fZC3TYGFkkCUUA

  • Yılbaşı kutlamaları için sokaklar şahane düzenlenmişti… Işıklar, yeme içme büfeleri, güvenlik koridorları, müzik noktaları; her şey çok güzel planlanmıştı. Konser öncesinde de sonrasında da sokaklarda vakit geçirmek çok keyifli oldu. Tüm noktalardan Viyana anısı logolu mantar şekilli kupalarda sıcak şarap, panç ve çeşitli içecekler satılıyordu. İster geri verip depozitosunu alıyor ister anı diye saklıyorsunuz; ben bir tanesini eve kadar taşıdım. 

Sonuçta Viyana izlenimim şudur: Bir kere görmek lazım; ama kalbi dolduran heyecanlı bir destinasyon mu; hayır. Öncelikle havası kadar stili de soğuk bir şehir; bunun bence en önemli nedeni ölçek. İnsan ölçeğinden çok kopuk, şatafat ve gösteriş adına her şey kocaman… Yollar, binalar, saraylar, kolonlar, tavanlar, Binalar ve şehir planı çoğunlukla neoklasik tarzda yapılmış. Bu tarz bana hep çok samimiyetsiz, yüzeysel gelmiştir. Uzaktan baktığında görkemli gözüken ama asıl yüceliği barındıran medeniyetlerin – yani Mısır, Grek, Mezopotamya ve Anadolu gibi kadim uygarlıkların mirasının suyunun suyunun suyu gibi biraz. Özellikle 18. ve 19. Yüzyıl sanatına, zanaatına ve mimarisine meraklıysanız sizi tam anlamıyla doyurur. Ama bu çakma korint kolonların, duvar kabartmalarının gerçek memleketinden geliyorsanız o kadar da etkilemiyor. 

Ama resim ve modern sanatın başka dallarına meraklıysanız tam bir müze cenneti. Elbette Berlin, Londra, Paris gibi kültür başkentleri kadar sanatseverin ağzının suyunu akıtmıyor. Ama Klimt’ler, Renoir’ler, Picasso’lar damak tadınıza uygunsa tatmin edici bir koleksiyonu var. Yani bir daha oralara yolum düşerse bir iki gece daha kalıp müze gezerek sanatsever iştahımı besleyebilirim. 

Peki Ya Budapeşte…

Yine önceden çalışılan ve haritada işaretlenen hedeflerle Budapeşte gezmek çok kolay oldu. Zaten illa gidilmesi lazım diyebileceğiniz önemli turistik lokasyonlar birbirine çok uzak değil. İpucu ve yorumlu önerileri yine sıralıyorum:

  • Merkezi bir konumda kalmanızı öneririm; her yere yaya ulaşabileceğiniz seçenekler var. Biz burada kaldık; şifreli anahtar kutusu ve kolay talimatları, şehrin en popüler noktasındaki sessiz konumu ve yeterli konforu tatmin edici idi:

https://maps.app.goo.gl/GerBb7wkv6UWgYHu9

  • Toplu ulaşım da oldukça kolay. Biz birkaç kez otobüs kullandık; neredeyse her durakta İngilizce menüsü de bulunan bilet otomatları var. Havalimanı merkez arası expres hatta ise direkt kredi kartı ile ödeme yapılabiliyor. 
  • Yine büyük ve popüler müzelere biletlerinizi önceden alın bence, ünlü ressamların takipçisi çok. 
  • Ulusal Macar Müzesi gözden kaçabilecek bir hazine… Önceden bilet almadan sabahın erken saatlerinde gittik; yine de sıra vardı ama rahat girdik. Hazine bölümü özellikle etkileyici. Müzeyi barındıran sarayın kütüphane kısmında yer aldığı için yapının içi de barındırdığı nadide eserler kadar etkileyici. Bir de Macar göçlerini anlatan bölümlerde “bunlar kesin Türk” tartışması kaçınılmaz. 

https://maps.app.goo.gl/ZFBaU6bXXVsE7aHM7

  • Opera Binası dünyaca ünlü ve nefis gösteriler var. Biletler çok kolay tükeniyor; biz bulamadık. Her gece saat 18:00’de ayakta sınırlı sayıda bilet de satıyorlar ama o da jet hızıyla bitiyor; erken gidip sıra beklerseniz şahane akustiği ve heybetli salonu deneyimlemek için değer:

https://maps.app.goo.gl/acgVY36YmdqtsiSF7

  • Ünlü zincirli köprüsüne gidecekseniz gün batımını tavsiye ederim. Güneş tepelerin ardından batıyor ama şanslıysanız harika renkler ve Tuna nehri size kıyak geçiyor. Üstelik tam bu sırada köprüyü yürüyerek Buda tarafına geçerseniz şehrin ve parlamento binasının ışıklandırılmış harika manzarasını görebilirsiniz. Daha iyisini teleferikle çıkıp tepeden izlemek mümkün; beklemeye kesinlikle değer. 
  • Viyana’nın ateş pahasından sonra Budapeşte’den daha rahat hatıra alışverişi yaparız zannettik. Yanılmışız! Macar işi işlemeler ve her türlü turistik eşya bence ederinden çok daha pahalı. Bazı işlemelerin makine işi olduğu uzaktan belli zaten. Hem bizim memlekette o kadar her şey var, hem de bizim Euro karşısındaki hezimetimiz o kadar ağır ki… Budapeşte’nin en büyük marketi olan koca binada bile alacak şey bulmakta zorlandık. Ama yine de hepsi bir arada hem hediyelik hem şarküteri hem diğer lezzetleri görmek isterseniz:

https://maps.app.goo.gl/2HHB7ww6jfHw29Wu8

  • Budapeşte’nin damga lezzetlerinden Paprika dedikleri kırmızı biber sosları çok popüler. Her yerde satılıyor; illa turistik bir yerden değil marketten daha uygun rakama alabilirsiniz. Bizim için çok sıradışı bir tat değil ama güzel bir nüansı var damakta kalan. Üstelik güzel bir hediyelik de olabilir. 
  • Alışveriş seviyorsanız ya da özellikle vintage merakınız varsa o zaman şehrin gizli cevherleri sizi mutlu edecektir. Merkezde birden fazla şık vintage ve ikinci el mağaza var. Üstelik koleksiyonları da çok zengin; kullanılmış kaliteli kıyafetlerden eğlenceli çoraplara, deri çantalardan kürk ceketlere kadar çeşitli ürünler var. Biz birinden özellikle mutlu ayrıldık:

https://maps.app.goo.gl/9FzABTRJEyayjBt6A

  • Şehrin merkezinde özgün Macar işi ürünler satan bir yer bulduk… İşte burası bizi çok mutlu etti! Boynuzdan kupalar ve süs eşyaları, işlemeli takılar ve kıyafetler, deri çantalar ve başka süslemeli eşyalar hem güzel tasarımları hem de ateş pahası olmayan rakamları ile son dakikada güzel hediyelere vesile oldu. Haritada tam işaretli değil ama buralarda:

https://maps.app.goo.gl/stN5kCrjnzaJQSGEA

  • Sokak lezzetlerinin neredeyse tüm çeşitlerini sunan bir yer var… Bence denemelisiniz:

https://maps.app.goo.gl/PDpUzLnivHtGCLXK8

  • Yediğimiz en güzel tatlardan biri Artizan Bakery diye kendi ekmekleri dahil herşeyi itinayla yapan bir fırın – cafe idi. Öğlen menüsündeki çorba ve yanında gelen sandviç / salata da tatlı çeşitleri de nefisti: Sadece bizim gibi gözünüz dönerse çok yeme riski var: 

https://maps.app.goo.gl/J72Md2jhrjyPkqyq6

  • Terkedilmiş binalarada konuçlanan barları ünlü şehrin. Bunlardan en ünlüsü, en büyüğü ve en eğlenceli olanı:

https://maps.app.goo.gl/HzXJ5id8K31kLBDH7

  • Biz bir gece yolumuzun üstünde tatlı bir bara gittik… Önünüze bir deste kart verip çeşitli lezzetlerde kokteyler arasından seçebilmeniz için yönlendiren tatlı garsonlar var. Farklı bir kokteyl tatmak çok eğlenceli bir deneyim oldu; mekan da çok güzeldi:

https://maps.app.goo.gl/LRmtheH8VSJQdQMW6

Sonuç: Budapeşte benim için daha insancıl, eğlenceli ve keyifli bir gezi rotası oldu. Orta Avrupa’nın soğuk dünyasında yine kocaman binalar, kocaman caddeler ve kocaman meydanlar var ama gerek mimari özellikleri gerek şehrin bütünü olsun; daha insancıl ölçeğiyle sizi sarmalıyor. Özellikle tatlı çatıları, minik dükkanları, Macar işlemeleri gibi detaylı, ince ince işlenmiş cepheleri ve nefis gece ışıklandırmaları ile süslenen Tuna nehri insanda kalıcı bir etki yaratıyor. 

Bu şehir sokaklarında yürürken uzak diyarlarda olduğunuzu iliklerinize kadar hissettiriyor. Ama bu, ürkütücü ya da rahatsız eden bir yabancılıktan ziyade heyecanlı bir maceranın parçası olmaya benziyor. Hatta dev meydanın kenarında kurulmuş kocaman buz pistinde paten kayanları köprüden izlemek ya da şehrin en büyük parkındaki eski kapıdan geçip romantik yapıların arasında dolaşmak oldukça masalsı bir duygu. Nihayetinde Budapeşte’de kendinizi tam olarak bu kente ait hissedemeseniz bile yaşadığınız ana ait hissediyorsunuz. 

Ye Kürküm Ye…

Nedir bu kürk meselesi derseniz… Viyana’ya ayak bastığımız andan itibaren sokaklarda her yaştan kadınların pek çoğunda ve birkaç beyefendide de bolca kürk gördük. Önce yaşça olgun teyzelerin tercih ettiği klasik modeller dikkatimizi çekti. Sonra baktık ki genç kızlar da salına salına kürklerle geziyor. İlk yorumumuz soğuk havadan herhalde oldu. Ama giderek kürk modasının geri dönüş yaptığına karar verdik. 

Tüm büyük mağazaların vitrininde en az bir kürk olduğunu fark etmemiz uzun sürmedi. Hele bir de Budapeşte’de hayranı olduğumuz vintage dükkanda kocaman bir kürk bölümü bulunca gözün gördüğünü gönül de istemeye başladı! Birbirinden renkli yeleklerden retro ceketlere kadar çeşit çeşit ikinci el kürk kıyafetler askıları süslüyordu. 

Bu kürk meselesinde karışık duygulara sahip olduğumu itiraf etmeliyim. Mağazalardakilerin çoğu zaten sahte kürk; ona eyvallah. Ama bir canlıyı sadece güzel gözükmek için katletmek bana göre değil. Zaten medeniyetimizin ahlaki evrimi de buraya geldi. Öte yandan özgün kürk kullanımı, yani çok soğuk iklimlerde yerel kaynaklarla sürdürülebilir sağlıklı bir hayat için kürk bir zamanlar şart idi. Bazı özel durumlarda hala geçerli olma ihtimali de var belki. Asıl beni ikilemde bırakan bu mazideki kürklerin ne olacağı. Mesela bu konu ahlaki bir çıkmaza girmeden önce alınmış ve bana teyzemden kalan kürk etolleri ben ne yapacağım? 

Viyana ve Budapeşte gezim arka planda bana tüm bu sorgulamaları tekrar yaptırdı. Kürkün şık ve zarif görüntüsü soğuk havayla birlikte daha etkileyici oldu. En sonunda kararı vintage sahte kürk bir yelekte kıldım. Alan mutlu, satan mutlu, vicdanlar temiz kaldı. Üstelik havam da bin beş yüz oldu. Yeterince soğuk olur da giyebilirsem Avrupa’dan aldım diyeceğim… Ye kürküm ye! 

Tadına Vara Vara: Sakız Adası

Sakız’a Gidiş

Aslında bu ilk Sakız ziyaretim değil; adaya ilk yıllar önce birkaç günlüğüne gitmiştim. Ama hem kısa bir geziydi hem de üzerinden çok zaman geçti. Resmi sezonun bitişinde, gayri resmi yani benim için en güzel sezonda tadını çıkararak bir Sakız tatili kararı yerinde oldu. Zira önce başka adalara da zıplayan bir program düşünmüştük; ama sonra vaktimizi yollarda geçirmeyelim ve adayı dibine kadar yaşayalım dedik. Pek doğru bir seçim olmuş; müzesinden kasabalarına kültürü, yerelinden afilisine mutfağı, tesisinden bakirine plajları ve tüm yolları ile Sakız’ı yedik bitirdik! 

Sakız’da 8 Gün

Uzun uzun cümleler yerine Sakız’da geçirdiğimiz 7 gece 8 günlük programı madde madde yazıyorum ki okuması kolay olsun… Bu arada seyahat tarihimiz Ekim 2023:

Gün 1

  • Feribot varış 10.00
  • The Garden’daki evimize eşyaları koymaca
  • Çarşıda ıspanaki + meyve suyu + alışveriş 
  • Eve yerleşme (14.00-18.00 Booking.com krizini çözmece) 
  • Dolphina’da yemek 41 E 🙁

Gün 2

  • Kale’de kahve 🙂 (en iyi mastikli Grek kahve burada)
  • Kale içi gezi
  • Osmanlı hamamı
  • Değirmenler
  • Yemek: OYZEPI 36 E muhteşem Deniz mahsulleri 🙂
  • Ev molası
  • Kaledeki cafede canlı müzik ve kokteyl;16 E (2 adet)

Gün 3

  • Arkeoloji Müzesi
  • Merkezde uzun yürüyüş
  • Stou Giorgio yemek muhteşem mantar 🙂 40.5 E (mantar, köfte, Grek salata, sosis, ballı peynir kızartma, beyaz şarap 50’lik) pazar aileler kalabalık 
  • Çarşıda zencefilli bira 

Gün 4

  • Araba kiralama (25 E günlük) 
  • Pyrgi gidiş… Kahve molası, kaşık mastik, gezmece foto
  • Sakız Müzesi ve harika sergi, nefis manzara
  • Sahil Mavra Volia deniz güneş mis
  • Emporios yemek büyük porsiyonlar 54E (kalamar, şişte kabak, patates, peksimetli salata, 3 bira) 
  • Dönüşte Armolia dan geçiş 
  • Eve dönüş evde kokteyl saati

Gün 5

  • Olimpi köyü ziyaret, kahve x 2 5 E
  • Mesta kasabası, 14.5 E kahve x 2 ve portakalopita + dondurma mastika
  • Deniz kenarında mola güney batı Paralia Apothika plajı, tesis kapalı gibi deniz kayalar şahane
  • Stou Giorgio yemek 40 E (domuz eti fırında, mantar, köfte, Harmony salad, şu) çok sakin bu kez
  • Eve dönüş ve sahilde yürüyüş 

Gün 6

  • Evde kahvaltı
  • Nea Mori Manastırı
  • Terkedilmiş kasaba Anavatos, çoğu yer kapalı tek cafe var
  • Avgonima köyü tepede, kahve ve tatlı 7 E
  • Lithi sahil, çok rüzgarlı atıştırma Tria Aderfia 17 E (kabak çiçeği köfte, ot haşlama, beyaz şarap karaf 50 CC)
  • Eve dönüş mola
  • Fine dining kale içinde Vradipus 22E (4 çeşit mini meze: peksimetli salata enfes, keçi gravyer enfes, soslu et mükemmel, fava + 50 CC beyaz şarap) sonunda likör ikram sunum şahane 

Gün 7

  • Volissos gidiş (kayalık yollar) 
  • Dik kasaba girişte kahve 7.3 E 
  • Kale tırmanış
  • Kuzeye yolculuk, yolda mola Pitos
  • Kuzey koyu Nagos beach, denize gir çık
  • Lagkada köyü balık lokantası yemek 37 E (kabak kızartma, patates kızartması, ot haşlama, mltekir ızgara, köfte, uzo 20’lik)
  • Dönüş market alışverişi 

Gün 8

  • Bizans Müzesi 
  • Citrus Müzesi 12 E kahve X2 + limonlu pasta 
  • Agia Fotini deniz molası
  • Feribot dönüş 

Sakız için kritik tavsiyeler…  

Yine uzun paragraflar yerine bir daha gitsem nasıl yaparım havasında yap / yapma veya aman kaçırma /  sen bilirsin şeklinde notlarım:

Konaklama

  • The Garden isimli muhteşem bir yerde kaldık; şiddetle tavsiye ederim… Zira merkezde, en civcivli bölgenin hemen yanı başında ama sessiz bir yerde; eski bir yerleşkenin yenilenmesi ile yapılmış harika bir apart daireler kompleksi. Binalar taş, ya özgün ya da orijinaline sadık kalınarak yenilenmiş bir tasarım ile gerçek bir Yunan adası deneyimi sunuyor. Sahipleri Fotini ve eşi de o kadar misafirperver ve tatlı insanlar ki arkadaş olduk. Hatta Türkçe öğrenmekte ve epey ilerletmiş olan Fotini ile taze arkeoloji öğrencisi yoldaşım Melike birlikte karşılıklı ders bile çalıştılar. 
  • Biz rezervasyonu Booking.com ile yapmıştık. Ama çok mutsuzuz; çünkü sahte hesap kurbanı olduk. Konaklama yerimizden ve sahiplerinden çok memnunuz ama bir dahaki kalışımızı booking ile yapmayacağız. Sorunu çözdüler ama birkaç uluslararası telefon görüşmesi ile yarım günlük stresli bir krize maloldu. 

Yemek 

  • Kale’de kahve : Kale içinde şehir merkezi tarafındaki kapıdan geçer geçmez bir meydana bakan 3 mekan var. Bunlardan ikisi restoran biri cafe zaten. Her daim şenlikli ve hareketli, servisi makul fiyatları da lezzeti de güzel. 
  • Dolphina… Aman diyeyim! Gitmeyin bence, ya da bile bile lades diyerek gidin. Bloglarda, instagram hesaplarında tavsiye edilen yerlerden biri. Merkezde deniz kenarındaki birkaç tavernadan en popüleri diye ilk gece gittik. Siparişlerimizin bir kısmı berbat, bir kısmı vasat bir kısmı iyi geldi. Kalamar kayış gibiydi mesela; ben böylesini hiç bir Yunan adasında hiçbir lokantada yemedim. Karides güzeldi, midye saganaki fena değildi. Fiyat toplamda kötü değildi ama değmez; o bütçeyle hatta daha azına misliyle lezzet deneyimledim. 
  • Değirmenlerin orada tek bir lokanta var: OYZEPI. Çok basit ama verimli bir menü sistemi var… Ya deniz mahsulü ya da et seçiyorsunuz, yanına da ne içeceğinizi tercih ediyorsunuz. Gerisi fiks menü gibi günün mezelerinden geliyor. Favadan sardalyaya, hamsi kızartmadan peynir saganakiye, salatadan karidesine her şey lezzetliydi. İki kişilik şaraplı menü 25 Euro bize yeterli olurdu aslında… Ama günde iki öğün yiyince acıkıyorsun. Bir de adaya yeni gelmiş olmanın getirdiği deniz ürünlerine karşı bir açgözlülük oluyor. Biz fazladan duble peynir ve salata ile 36 E2ya kalktık. . 
  • Sakız’da tek bir yerde yiyelim derseniz adres budur: Stou Giorgio Merkezden 5 dakika araçla 20 dakika yürüme mesafesinde ama çoğunlukla yerel halkın gittiği bir aile işletmesi. Sakız’a tepeden bakan nefis bir manzarası var. Ama asıl konu lezzet! Ben böyle muhteşem mantar ömrümde yemedim. O kadar güzeldi ki ikinci kez gittik… İki farklı menü şöyle: 1 – mantar, köfte, Grek salata, sosis, ballı peynir kızartma, beyaz şarap 50’lik ile 40.5 E; 2- domuz eti fırında, mantar, köfte, Harmony salad ile 40 E. Ama hafta sonları kalabalık oluyor yer ayırmak isteyebilirsiniz. 
  • Bir başka özel Sakız deneyimi Vradipus oldu; kale içinde Yunan mutfağını modernle buluşturmuş füzyon bir seçenek ve fine dining tadında. Ne yeseniz muhteşem sanırım. 
  • Merkezin biraz kuzeyinde minik bir balıkçı kasabası var: Lagkada Burada biz gittiğimizde az sayıda açık lokanta vardı, sezonda biraz daha fazla olur tahminim. Her şey çok taze ve lezzetliydi ; ama özellikle tekir harikaydı. 
  • Ünlü volkanı plaj Mavra Volia çıkışı acıkınca Emporios’ta yiyelim dedik. Böylesi bir program için uygun. Adada yediğimiz en pahalı yemek oldu; ama porsiyonlar çok kocamandı. Kalamar, şişte kabak, patates, peksimetli salata ile 3 biraya 54 E verdik. Bebek kalamar ve çöp şiş kabak kızartması efsaneydi. Chios birasını burada deneme fırsatım oldu; ben beğendim. 
  • Batı yakası programımız erken bitince tam öğün değil de atıştırmalık oturduk. Tria Aderfia diye Lithi plajında tek açık yerde 17 E’ya kabak çiçeği köfte, ot haşlama, beyaz şarap karaf 50’lik iyi bir lezzet / fiyat paritesiydi. 

Turistik Kasabalar

  • Pyrgi… Adanın en ünlü iki kasabasından biri; yeni Allahın emri. 🙂 
  • Olimpi … Pyrgi’nin dibi ve çok tatlı bir yerleşke yani gitmezsen döverler. 
  • Mesta … Sakız’ın göz bebeği; biraz turistik olmuş ama hak ediyor. 
  • Nea Mori Manastırı… Gitmeyeni dövmüyorlar ama adanın ortasındaki tapelere tırmanmak ve buradaki enfes manzara ile harika yerleşkeyi dolaşmak için değer. 
  • Terkedilmiş kasaba Anavatos… Fotoğraflardan azameti anlaşılmıyor. Çok farklı bir yerleşim; ama maalesef restorasyon çalışmaları nedeniyle çoğu ziyarete kapalı. Yine de programa alınması tavsiye edilir. 
  • Volissos … Yine bir taş kasaba daha diyerek biraz duygun gittik. Ama yokuşlu yolları, batı sahillerine tepeden bakan kalesi ve sürprizli sokakları ile bizi çok mutlu etti. 
  • Avgonima … Anavatos ve batı rotasında yol üstüne, girin bir kahve için zaman varsa, aten bir saatte biter. 
  • Kuzeye yolculukta yolda küçük bir kasaba Pitos… Yolunuz geçerse tatlı bir mola. 

Müzeler

  • Sakız Müzesi… Ben böyle bir keyifli içerik ve manzara beklemiyordum; iyi ki gitmişiz! Hem modern binası hem alan düzenlemesi, hem manzarası hem de içeriği harika. Sakız adası ve sakıza dair her şeyi çok güzel, kompakt ve keyifli bir kürasyon ile sunmuşlar. Bence kesin gidilmeli. Üstelik Pyri’den Mavra Molia yolu üstünde! Giriş 4 E ama değer. 
  • Arkeoloji Müzesi… Meraklısı için gitmeye değer; ama bizdekilerin yanında sönük kalıyor. Giriş 4 E. 
  • Citrus Müzesi… Aslında biz müzeyi gezmedik 🙂 Ama o kadar güzel bir bina ve yerleşke ki orada saatler geçirdik. Bahçesinde çok tatlı bir kafe var; lezzetli de menüsü. Turlar buraya geliyor genelde; eski bir konaktan çevrilmiş özel bir müze. Güney rotasında  harika bir mola noktası. 
  • Bizans Müzesi … Kapısından bakıp geri döndük. Pek bir şey yok, çok özel merakınız yoksa girmeye de gerek yok (4E) 

Plajlar

  • Mavra Volia plajı dillere destan… Benim de ilk Sakız ziyaretimde en çok aklımda kalan burasıydı. Zira volkanik siyah çakıl taşlarından bir plaj ve nefis denizi var. Gitmeyeni bu kez ben döverim! 🙂 
  • Güney batıda Paralia Apothika isimli bir plaj. Biz güney rotası dönüşü deniz molası için girdik; Mesta’ya 15 dakika mesafede. Normalde kayalıkların üstündeki tesisten sahile teleferikli servis varmış; ama biz gittiğimizde kimse yoktu. Plajın bir tarafındaki kayalıkları keşfe çıkarsanız kendi özel bakir plajlarınızı bile keşfedebilirsiniz. 
  • Lithi sahil… Batı yakasının en popülerlerinden. Hakikaten de tatlı bir kum plaj ve tesis de var. Ama bizim gittiğimiz gün fırtınaya denk geldik; denize giremedik. 
  • Kuzey plajlarından Nagos beach… Kuzeye bakan birçok minik plajdan biri. Yerleşkenin içinde yer alıyor ve yoldan yürüyerek iniyorsunuz. Sezon dışı üç beş kişi vardı; ama eminim sezonda popüler bir yerdir. Denizi çakıllı ama hızlı derinleşiyor, keyifli bir mola. 
  • Agia Fotini… Burası da merkeze yakın, tesislerin bulunduğu popüler bir plaj. Çakıllar burada harika bir bej tonunda. Denizin ve plajın özel bir şahaneliği yok ama sezon dışında da uzanacak konforlu ahşap şezlonglar ve bambu şemsiyeler bulduğumuz ve hatta içecek servisi bile olduğu için biz çok mutlu olduk. 

Ayrıca Notlar:

  • Her lokantada bir büyük su ve ekmek fiks geliyor ve yaklaşık 1.5 E su ve 0.5 E / kişi ekmek parası geliyor.
  • Merkezde ve özgün bir yerde konaklamaktan çok mutluyuz. Her yere kolaylıkla gidebildik (adada en uzun mesafe 1 saat) ve her seferinde eve dönmekten de mutluyduk. 
  • Adaya genelde sabah ve akşam feribot var (Çeşme’den 35-40 dakika zaten)… Günü verimli kullanmak için çoğunlukla sabah gidiş akşam dönüşler tercih ediliyor. Sezonda kalabalık oluyor; ama sezon dışı giriş çıkış rahat. 
  • Biz ilk iki günü merkezin tadını çıkarmak için yaya geçirdik; son 5 gün araç kiraladık (sezon dışı 25 Euro bugüne kadar verdiğimiz en iyi rakam). Özellikle farklı bir yerde konaklamayı seçmiyorsanız veya kendi aracınızla gelmiyorsanız böyle son günlerde tavsiye ederim. Böylece sabah kaldığınız yerden çıkış yapınca arabaya eşyaları koyup istediğiniz yerde istediğiniz gibi günün tadını çıkarabilirsiniz. 

Sakız’dan ne alalım…

Fazla düşünmeye gerek olduğunu sanmıyorum: Sakız! Sakız’ın elli tonu daha doğrusu… 🙂 Sakızı saf olarak alabilirsiniz ki her şeye koyabilirsiniz. Ya da mandalinalı, portakallı gibi seçeneklerini deneyebilirsiniz. Veya bin bir çeşit reçelli kavanozlara saldırabilirsiniz (ben sırf meraktan fıstık reçellisini aldım). Tabi bir de sakızlı lokumlar, sakızlı içecekler, sakızlı tatlılar var. Ama bir Allah’ın kulu sakızlı muhallebi yapmamış ona şaştık! İlla kaşıkla macun şeklinde (bazen buzlu suda) yiyeceksiniz. 

Alkollü içeceklere gelince… Burada da Uzo çeşitleri var; biz bir lokantada içip beğendiğimiz şişeyi tercih ettik. Ama Sakız’ın Midilli gibi köklü bir uzo kültürü yok. Chios Birasını ise ben çok beğendim; tavsiye ederim. 

Hediyelik eşyada bir numara Pyrgi desenli çantalar… Tabi bunların çeşitli varyasyonları da var. Anahtarlıklar, aynalar, kupalar ve bilimum ıvır zıvır. Ben kullanabileceğim anıyı tercih ediyorum; o yüzden bez çanta aldım. Herkesin zevkine bütçesine göre hediyelik var. 

Ve tadına vara vara… 

En başta söylemiştim… Biz yoldaşım Melike ile önce adalar turu planlamıştık ama vazgeçtik. Hem yoğun bir yaz programı sonrası kışa girmeden dinlenmeli bir tempo istedik. Hem de resmi sezon bittiği için feribot seferleri seyrekleştiğinden vaktimizin çoğunu yollarda geçirmek istemedik. Yani özetle sindire sindire Sakız’ın altını üstüne getirmek daha çekici geldi. 

Öyle de yaptık!… Sanırım Sakız adasının en az bir kez geçmediğimiz yolu, görmediğimiz coğrafyası kalmadı. İlk iki günü merkezde geçirerek tüm sokakları ve müzeleri ile ada kültürünü sindirdik. Güney rotasını iki kere yaptık ki burada çok popüler destinasyonlar olduğu için hak ediyor. Bir gününde orta belinden batıya geçip tepeleri ve batı sahillerini keşfettik. Bir günü tamamen kuzeye ayırdık ki ne iyi yapmışız; ada doğasının bambaşka bir yüzüyle karşılaştık. Buradaki yoğun taşlık arazinin farklı bir büyüleyiciliği var. Son günü de eksik kalanı tamamlamak ve deniz kenarında keyif yapmak için ayırdık; bu da yerinde bir karar oldu. 

Bizim topraklara yakınlığı vesilesiyle Sakız da bir miktar Türkleştirdiğimiz adalardan… Gidiş geliş bu kadar rahat olunca çok Türk ziyaretçi oluyor tabi. Buna göre de yer yer bizim su kurnazı turizmcilerimizden araklanmış taktikler görebiliyorsunuz… Her masaya ücretli su ve ekmek çakmak gibi. Bazen hepimizin bir arada olduğu zamanı gözleri dolarak anan, bazen de bizim memleketin insanından bezmiş yüzler görebiliyorsunuz. Arabayı kiraladığımız yerdeki aslen Gökçeadalı amca nasıl askerdeki dayaktan kaçtığını anlatırken mesela. Ya da plajdaki şezlongların kullanımına dair işletmeci ile tartışan insanımı görünce. 

Ama asıl konu ortak paydalarımızda mı buluşacağız yoksa farklılıklarımızla mı bozuşacağız? Beni en çok duygulandıran iki şeyden biri Sakız Müzesi’ndeki geçici özel sergi oldu… Burada savaş sonrası adaya ana karadan gelen Rum göçmenlerin anlattığı arafta kalma hissi; yani ne oralı ne buralı olmanın hüznü anlatılıyordu. Diğeri de ev sahiplerimizin bizi kucaklayışı… Biri Mısır göçmeni bir ailenin marangoz babasının muhasebeci oğlu; diğeri Sparta kanı taşıyan Makedonya göçmeni koca yürekli kadın. İkisi Pire’de üniversite okurken tanışıp aşık olmuş. Adam karısına bakarken gözleri parlıyor; kadın gülümsemesi ile odayı aydınlatıyor. Kendi elleriyle yaptıkları kapıları, itinayla hazırladıkları kahvaltı sepeti de anlatıyor aslında. “Bir gece daha kalın bizden olsun” diye uğurluyorlar bizi… Ben Sakız’a bir daha giderim sırf bu “hayalleri emekle birleştirsen saray olur” hissi için. Ama kalamarımı, karidesimi, ahtapotumu da yerim! 🙂

Uzun Yaşamın Sırrı: İkaria

İkaria’ya Gidiş

Hakkında uzun yıllar güzel hikayeler dinleyip hedef koyduğum bizim yakaya yakın adalardan İkaria’ya Türkiye limanlarından direkt geçiş yok. Bu nedenle biraz teferruatlı bir planlama gerekiyor. Ama çok zor değil; çünkü komşumuz Yunanistan sağolsun adalar arasında sık, konforlu ve ekonomik feribot seferlerini optimum seviyede işletiyor. 

İkaria’ya en kolay zıplama Samos (Sisam) adasından; ona da Türkiye yakasından en yakını Kuşadası limanı. Daha önce Samos’a feribot biletini online almıştım (bilet.com) ama biletleme ve check-in Kuşadası limanının hemen dibindeki Meander Turizm tarafından yapılıyordu. Samos aktarmalı İkaria bileti için önce yine online almaya çalıştım; ama Türkiye’den Samos’a giden feribotların vardığı iki farklı liman ile Samos’tan İkaria’ya giden feribotun limanı farklı (evet Samos’ta 3 liman var). Her biri arasındaki mesafeyi de tahmin edebilsem de feribottan feribota geçiş bulmacasının içinden çıkmakta zorlandım. Bunun üzerine Samos turları da düzenleyen Meander’e başvurdum. Sağolsunlar kendileri konuya çok hakimler ve profesyonel bir biçimde çözdüler. Üstelik kombine biletler için kendim alsam vereceğim bedelden pek de fazla fark vermemiş oldum! Ayrıca dönüşte Samos’ta Pythagorion’da bir gece kalmak istedik; onu da çözmüş olduk. Sonuçta feribotlar şöyle oldu:

Gidiş: Kuşadası – Samos (Vathi Limanı) sabah gidiş; otobüsler Karlovassi limanına geçiş; Samos (Karlovassi Limanı) – İkaria (Evdilios Limanı) öğleden sonra geçiş

Dönüş: İkaria (Evdilios Limanı) – Samos (Karlovassi Limanı) öğlen gidiş; otobüsle önce Vathi sonra Pythagorion geçiş; ertesi akşam Samos (Pythagorion Limanı) – Kuşadası dönüş 

Meander Travel konum: https://goo.gl/maps/zeEYE4pzT82NbMheA 

Meander Travel İngilizce site: https://meandertravel.com/ 

Meander Türkçe site: https://samosaferibot.com/ 

Feribot yolculuğu beklediğimiz gibi sorunsuz ve keyifliydi; zaten yapacaklarımızın heyecanından zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Ama Samos girişinde pasaport kontrolünde çok bekledik. Feribotta en arkaya oturup yanaşır yanaşmaz sotede bekleyerek limana ilk atlayanlardan olmadığımız için sıranın en sonlarında yaklaşık 1 saat bekledikten sonra adaya giriş yapabildik. Çakallık yapıp siz de erken girin demiyorum; zira zaten otobüsü beklerken öğlen saati Vathi’de limanda oturup soğuk kahve içmek dışında pek yapacak bir şey yok. Biz de öyle yaptık; otobüs durağına yakınca bir yerde, deniz kıyısındaki esintiden faydalanarak biraz ferahladık. Ama önce otobüs saatlerini kontrol ettik; tarife çok değişken olmasa da size de aynısını öneririm çünkü zaman zaman değişiklikler, özel durumlar olabiliyor. 

Vathi – Karlovassi arası otobüsle yaklaşık 1 saat sürüyor ve yol deniz kenarından keyifli bir rotadan geçtiği için keyifle dışarıyı ızleyebilirsiniz. Feribot saatinden biraz erken vardığımız için yine biz soğuk kahve ile serinledik. Zaten Karlovassi’de dolaşacak çok yer yok; ayrıca öğlen saati pek çok dükkan siesta yaptığından kapalı. 16:25’te kalkan dev feribot limana erken geldiğinde biz önce bu başka adaya herhalde dedik. Meğer bu kocaman mavi gemi adalar arası zıplayan, Mikanos dahil pek çok destinasyona yolcu taşıyan bizim de aracımız olacakmış. Çok katlı (sadece 2 katı araç için), klimalı salonları ve kocaman açık ve kapalı terasları olan bu iri kıyım feribotta hem çok rahat ettik hem de Samos’un ve İkaria’nın kuzey kıyılarını zevkle izleyerek seyahat ettik. Tam zamanında da Evdilios’a vardık. 

Araç kiralaması için önceden rezervasyon yapmıştık… Kesinlikle tavsiye ederim zira adada araba sayılı ve hem bulup bulmama hem de külüstür bir şeye denk gelme riskine değmez. Biz de limana yürüme mesafesindeki ofisten aracımızı teslim alıp yaklaşık 1 saat mesafede, adanın güney tarafında Therma’daki evimize yola çıktık. İkinci sürücüyü yazdırmak için fazladan ödeme gerekmedi. Tatil boyunca da adanın dar ve virajlı yollarında bu şekilde dönüşümlü kullanarak rahat ettik. 

İkaria’da 5 Samos’ta 1 Gün

Uzun uzun cümleler kurmak yerine İkaria’da geçirdiğimiz brüt 5, net 4 gün (yollar yarım gün veya fazlasını yer) ile Samos’taki net 1 gece 1 gün programını madde madde yazıyorum ki okumuası kolay olsun… Bu arada bizim seyahat tarihi Temmuz 2023:

Gün 1

  • 9:00 – 11:30 Kuşadası -Samos feribot yolculuğu & pasaport kontrol
  • 11:30 – 13:30 Samos’ta Vathi limanda soğuk kahve molası
  • 13:45 – 15:00 Vathi – Karlovassi otobüs yolculuğu (5 E / kişi)
  • 15:00 – 16:15 Karlovasi soğuk kahve molası
  • 16:25 – 18:00 Samos Karlovasi – İkaria Evdilios Feribot yolculuğu
  • 18:00 – 19:30 Evdilios’tan araç kiralama & Therma’ya gidiş
  • 19:30 – 21:30 Agios Khrykos’ta akşam yemeği (deniz mahsulleri & ada keçi peyniri kızartma – 3 kişi 60 E) 
  • 21:30_ 22:00 Agios Khrykos’tan Therma’ya geçiş (15 dk) & eve yerleşme
  • 22:00 – 23:00 Therma sahilde İkaria birası (ödüllüymüş ama eh)
Therma gece
Therma bira
Therma gece 2

Gün 2

  • Sabah Therma termal sularında (doğal bir mağaramsı girinti çinde sıcak su kaynakları) ve koyda deniz keyfi
  • Therma sahilde Kritikos Estatorio’da kahvaltı
  • Araçla Seyşel Koyuna gidiş (1 saat)
Seyşel 1
Seyşel 2
Seyşel 3
  • Park yerinden Seyşel koyuna yürüyüş ve deniz molası
  • Araçla bir sonraki kasabaya ziyaret ve soğuk kahve molası
  • Araçla İkarus Kayasına gidiş ve kayalıktan Ikarus’a selam (denize giriliyor) 
  • Güney kıyısında devam – Paralia Xilosirtis plajında serinleme
  • Aynı yerde Arodou Tavernasında yemek (Deniz mahsulleri, ada peyniri, kızartmalar & efsane yerel şarap – 3 kiş 63 E)
  • Therma’ya dönüş ve kanlı ay doğuşu seyri

Gün 3

  • Sabah erken Therma termal sularında ve koyda deniz keyfi
  • Therma’dan kuzey kıyısına adanın ortasındaki dağ yollarından yolculuk
  • Raches kasabasına varış ve kahvaltı & tatlı (Kadın kooperatifinden muhteşem tatlı ve organik ürün alımı) 
  • Raches Kasaba turu (öğlen saatinde pek tatlı değil, ayrıca diğer adalara göre daha az özgün ve gezilecek yer var 1-2 saat yeter) 
Raches 1
Raches 2
Raches 3
Raches 4
Raches 5
Raches 6
  • Armenistis araba yolculuğu (30 dk) 
  • Armenistis’te Mouragio Tavernasında muhteşem atıştırma (patates, peynir kızartma, kabak kızartma, sarı tava ekmeği & Mamos birası) 
Mouragio 1
Mouragio 2
Mouragio 3
  • Nas Plajına geçiş, araç park edip aşağı merdivenlerden iniş & plajda keyif (çok güçlü akıntı ve dalga olan, yüzmekten çok denizde oynamalık ama çok güzel & çıplak takılanlar var, serbest) 
Nas 1
Nas 2
Nas 3
  • Gün batımı için Karimalis Bağevi’ne geçiş ve akşam yemeği (vejeteryan fix menü & 1 kadeh şarap 35 E / kişi – her şeyi kendi yetiştirdikleri ürünlerden yapıyorlar, tatlı bir ekip özellikle ev sahibi hanımefendi ve Spartalı garsonumuz) 
Karimalis 1
Karimalis 2
Karimalis 3
Karimalis 4
Karimalis 5
Karimalis 6
Karimalis 7
  • Therma’ya gece yolculuğu & Dolunay

Gün 4

  • Therma’da evden haşere nedeniyle erken çıkış ve termal sularında sakinleşme
  • Therma Sahilde Kritikos Estatorio’da kahve molası (iki şezlong fiyatı 10 E) 
  • Evdilos limanına geçiş ve kasaba turu (1-2 saat yeterli) 
Evdlios1
Evdlios2
Evdlios4
Evdlios kahve yoğurt
  • 14:30 feribotuna yolcu bindirme ve Armenitis’e geçiş
  • Armenitis’te Kirki Rooms aile işletmesinde oda kiralama (manzarasız küçük iki kişilik oda 40 E – temiz ve denize nazır ortak terası çok keyifli) 
  • Armenistis küçük plajında deniz molası
  • Armenitis’te Mouragio Tavernasında muhteşem yemek (harika kadayıflı ballı peynir kızartma, kabak kızartma, leziz sıcak sarı tava ekmeği, şehriye pilavlı oğlak yahni, muhteşem havyar tarama & yerel beyaz şarap – 2 kişi 38 E) 
Mouragio 4
Mouragio 5
Mouragio 6
  • Otelde teras keyfi & yatma borusu

Gün 5

  • Armenistis küçük plajında deniz keyfi
Armenitis 1
Armenitis 2
  • Öğlen Evdilios’a geçiş ve araç teslim 
  • 14:30 feribotu ile Samos Karlovasi limanına yolculuk (yaklaşık 1 saat)
  • Karlovassi – Vathi otobüs yolculuğu (yaklaşık 1 saat – 5 E / kişi)
  • Vathi – Pythagorion arası otobüs yolculuğu (yaklaşık 20 dk – 1.7 E / kişi)
  • Otel Pegasus’a yerleşme (eski mobilyaları ile retro kalmış ama orta boy temiz ve bakımlı bir otel – 2 kişilik oda 1 gece 80 E)
  • Pythagorion sokaklarında keyifli bir tur & nefis dondurma (herkes burada çok şık ve bakımlı, ayrıca hava çok pozitif)
  • Çarşıda alışveriş (burada çok güzel özgün tasarımların olduğu butikler ve uygun fiyatlı keten / ipek elbiselerin olduğu mağazalar var) 
  • Mermizeli Restoranda harika bir akşam yemeği (geleneksel Yunan mutfağına nefis bir modern dokunuş – Mermizeli salata, muhteşem basmati pirinçten muhteşem pilavlı ızgara kılıç balığı, sarımsaklı ekmek, castle isimli yerel peynirli sebze ızgara & 20 ml Hera Uzo – sahibi Maria ile tanışma fırsatı – 2 kişi 65 E)
  • Otele dönüş ve yatma borusu

Gün 6

  • Erken kalkıp Pythagorion Heraion antik kalıntılara gidiş (taksi 13 E) alanda gezi (giriş 6 E / kişi) & tanrıça Hera’ya selam
  • Panagia Spiliani manastırına ve ardındaki kutsal mağaraya ziyaret (Heraion’dan taksi 14 E)
  • Manastırdan aşağı yürüyüş ve plaja varış
  • Pythagorion kalıntılarının yanından deniz keyfi
  • Pythagorion kale müzesi, bazilika ve diğer kalıntılar gezisi
  • Çarşıda soğuk kahve molası
  • Alışveriş & otele geçiş, toplanma
  • 18:00 feribotu ile Pythagorion – Kuşadası yolculuğu (yaklaşık 1.5 saat ve deniz dalgalı ise sallantılı) 

İkaria için kritik tavsiyeler…  

Yine uzun paragraflar yazmak yerine bir daha gitsem nasıl yaparım havasında yap / yapma veya aman kaçırma /  sen bilirsin şeklinde notlarım:

  • İkaria’da konaklama için Armenitis favorimiz. Therma da güzeldi ama kuzey denizi bir tık daha keyifli ve kuzey kasabaları turiste de alışık olduğundan bir tık daha konforlu ve rahat. 
  • Araç kiralarken rezervasyon yapın mutlaka demiştik. Bir de aman diyeyim google haritalara değil size verilen tavsiyelere uyun! Bizi navigasyonun yönlendirdiği dağ yollarından bazıları bildiğin toz toprak, hatta kayalık idi ve çok yavaş ilerleyebildik. Genel olarak adanın kuzeyinden ve güneyinden giden sahil yolu popüler, ada ortasından dağlardan geçenlerin bazısı iyi bazısı değil. 
  • Güneyde bir akşam Agios Khrykos’ta akşam yemeği tavsiye edilir. Biz arkeoloji müzesine yetişemedik onu da deneyebilirsiniz. Ayrıca başka adalara buradan zıplanıyor… Bir dahakine mutlaka diye kenara yazdık. 
  • Sabah Therma termal sularını ve bu tatlı minik kasabayı tatmanızı tavsiye ederim. Yarım gün geçirmek için keyifli. Aslında kalmak için de fena değil ama biraz uzak kaldı diğer lokasyonlara. Kışın ya da sonbaharda o sıcak su harika olur ama! 
Therma
Therma termal
Therma marina
Therma termal 2
  • Seyşel Koyu adanın en meşhur yeri… Herkes bunu yazıyor, çiziyor, anlatıyor. Evet çok güzel; ama görmezsem ölmem bence. Bir de yolu epey zorlu, öyle laylaylom terlikle gidilmez; bayağı kayalardan iniyorsun küçücük koya. Ve de asıl sorun devasa bir girinti oluşturan kayalık dışında gölge yok; o da biz öğlen gittiğimizde parsellenmişti. Su hakikaten enfes ve turkuazın mavinin dibi… Ama sabah erken veya öğleden sonra gitmek lazım; öğlen bizi zorladı. 
  • Pek çok insan İkarus Kayasında mühim bir şey yok yazmış… Bence öyle değil. Adaya adını veren mitolojik hikayenin çok katmanı olduğu gibi burada da enerjisi çok yoğun. Mermer gibi beyaz taşlar, doğal kayalık yapısı çok etkileyici. Bir de İkarus kayası karşında  bir festival alanı yapılmış; orada bir etkinliğe denk gelmek şahane olur.  
ikarus kayası
  • Güney kıyısında Paralia Xilosirtis plajı gözden kaçabilecek mütevazılıkta ama enfes bir yer. Denizi çok keyifli, doğal kayalardan suya atlanabilecek iskelemsi bir uzantı var ve birde sahile inen merdivenlerin başında duş yeri var! Plajlarının doğallığı ile ünlü İkaria’da bu ender rastlanır bir konfor. Zaten diğer turist dolu plajlara oranla bolca aile gördük; belli ki ada sakinlerinin tercih ettiği bir yer. 
Xilosirtis 5
Xilosirtis 6
Xilosirtis 7
  • Aynı yerde Arodou Tavernasında yemek yemelisiniz! Biz deniz mahsülleri ve yerel şarap tercih ettik ki muhteşemdi. Ama oğlak eti ile ünlü imiş, bir dahakine onu deneyeceğiz. 
  • Adanın kuzeyine yakın ama ortasına doğru içerlerde Raches kasabası yine mutlaka görülmeli listesindeki yerlerden. Bize atla deve değil imajı bıraktı. Vaktiniz varsa görün elbette; ama asıl buranın festivalleri meşhurmuş. Biz bir türlü yakalayamadık… Hatta İkaria ada olarak yazları her akşam sabah kadar içilip yenilip dans edilen yerel festival geceleri ile meşhur. Bunlardan en büyüğü de Raches’de olurmuş. Bir dahaki listesinin en başında bu var! 
  • Armenistis keyifli bir deniz molası için de, konaklamak için de, lezzet durağı açısından da en keyif aldığımız yerlerden. 
  • Armenitis’te Kirki Rooms aile işletmesi konaklama için uygun ve konforlu. 
  • Armenistis’te mutlaka Mouragio Tavernasında yemelisiniz; her şey harika siz seçin! 
Mouragio 7
  • Nas Plajı da İkaria muhteşem listesinin başlarında… Burası da bakir bir doğa parçası; yularıda var ama aşağıda tesis yok, sadece şemdiye sezlong kiralayan bir amca var. Gün batımı ile ünlü; hakikaten günü burada bitirmek keyifli olur. 
  • Biz özellikle bir şarapevi deneyimlemek istedik.. Karimalis Bağevi’nde her şeyi kendi yetiştirdikleri ürünlerden vejeteryan fiks menü tam bir lezzet şöleni. Burada da gün batımı şahane. 
  • Evdilos kasabası adaya giriş ya da çıkış yapılan liman olduğu için zaten mecbur yolunuz geçer. Burada sokaklarda bir iki saat yeterli.
Evdilos  çatı

Peki İkaria’dan ne alalım…

Öncelikle İkaria alışveriş ve benzin açısından Samos gibi daha kolay erişilen adarala oranla bir yık pahalı, bunu bilin… Ama adaya dışarıdan gelen her şey için ek maliyet olduğundan bu anlaşılır bir şey. Özellikle giyim kuşam, aksesuar gibi şeyler yan ada Samos’ta hem daha çeşitli hem daha uygun. Ama yine de her adada bazı özel butiklerde özel tasarım ürünler karşınıza çıkabiliyor. 

İkarian evolution

Bizim en çok hoşumuza giden Raches’teki İkaria yaşam tarzı temalı ürünler oldu. Bütçemiz kısıtlı olduğundan kahve kupası, bardak gibi ürünlerden anı olsun diye aldık. İstanbul hayranı bir hanımefendinin işlettiği mağazada ben bir de özel tasarım bir kolyeye aşık olup aldım. Ama asıl Armenitis’te Mouragio Tavernası yanında girdiğimiz butikte vakit ve para saçtık. Çok zevkli, seçme tekstil ürünlerinin olması yanında sahibesinin cazibesi bizi etkiledi. Sabah deniz kenarındayken olgun yaşında bile zarif hatlarına, ipeksi kır saçlarına ve sırtındaki dövmelerine gözümüz kaymıştı. Butik vitrini önünde, askıdaki giysilere merakla bakarken içeride onu görünce ayrı bir heyecanlandık tabi. İyi ki askılı, ipekli ve çeşitli floral desenli elbiselerden değil de keten olanlardan almışız… Zira Samos’ta herkesin sırtında görünce “bu elbiseyi kesin belediye dağıtıyor” dedik; adı “belediye elbisesi” kaldı! 

Yeme içme konusunda alışveriş yapıp, saklama ve taşıma derdiniz yoksa mutlaka İkaria keçi peynirini ve yerel şaraplardan almanızı öneririm. İkaria keçileri kadar keçi peyniri ile ünlü ve her yemekte bir çeşidini tama fırsatımız oldu. Ama hafızalarımıza altın harflerle kazınan Agios Khrykos’ta yediğimiz kızarmış peynir oldu; hellimi andıran ama tuzsuz bir lezzetteki keçi peynirini ızgara yapıp üzerine balzamikli bir sos dökmüşlerdi. Mouragio’daki kadayıfla kızartılmış keçi peyniri bununla yarışır ama o kadar süslemeye ben de yarışrıım sanki! Bizim deneyimimiz (burada şarap gurmesi olmadığımızın altını çizerek) yemek yediğimiz lokantalarda içtiğiimiz karaf şarapların (kırmızı, beyaz, roze hepsini denedik) bağevindeki markalı şaraptan daha keyifli bir tat bıraktığı oldu. Ama onlardan bulamadık giderayak… alan olursa haber versin! 

Ve uzun yaşamın sırrı… 

İkaria adası dünyada en uzun yaşayan insanların olduğu ikinci yer olarak geçiyor (ilki bir Japon adası: Okinawa). Ayrıca komünist avı zamanında Yunanistan’ın sürgün adası olarak da ünlenmiş. Mitolojik karakter İkarus’tan da ismini aldığını unutmayalım. Bu üç veri dışında bir de elimizde coğrafi bilgiler ve bir katım gözlemler var… 4 farklı zemin tipinin (kaya tipi diye diyebiliriz ki biri kayrak ve güney batı kıyılarında pırıl pırıl parlayarak ihtişamını gözler önüne seriyor) yer aldığı bolca dağlık / tepelik ve dik yamaçların denize kavuştuğu engebeli bir ada. Ayrıca bol bol temiz su kaynağı var. Bir de mutfağında deniz mahsülleri kadar keçi eti ve keçi ürünleri de yer alıyor. 

Bütün bunların birleşiminden ben şu sonucu çıkarıyorum… Adalılar öncelikle doğal ve kaliteli gıda ile sağlıklı besleniyor orası kesin. Hareket etmek için bolca yürüyorlar; zaten pek fazla bir seçenek de yok, eve girmek bayır evden çıkmak bayır. Ada boyunca duvarlarda gördüğümüz grafitilerden anladığımız kadarıyla orak ve çekiç hala moda… Dolayısıyla komünist olmasa da toplumsal denge ve sosyal adalet konusunda hassasiyet hala var gibi. E zaten İkaria’lılara İkarus’un yani insan evladının yükselmiş bir örneğinin torunları diyebiliriz. İmece usulü yemeklerin içkilerin gırla gittiği, sabahlara kadar her yaştan, her türlü ada insanının çalıp söylediği, dans ettiği festivaller yani Panigiri adası İkaria… Yani hem sanatın sanat için değil toplum için yapıldığı, hem de hayattan keyif almanın öncelikler sırasında başı çektiği bir yer yani. Arada termal sularda çimmek de üstüne kreması sanki. 

komünist grafiti
zombi ekibi
ikarus heykeli

Böyle bir çıkarım yapabilirim hepsinden… Modern hayatın ve tüketim toplumunun araçları, özellikle şehirlerde, bizi sözde daha medeni, konforlu, hatta akıllı yaparken iyileştirmiyor. Bunların gölgesi altında kanımızı emiyor, enerjimizden besleniyor. Topyekün işe yaramaz demiyorum; ama biraz bokunu çıkardık gibi sanki! Bence uzun yaşamın sırrı bize yaşamın bahşettiklerinden iyi gelene kucak açıp paylaşmak; gelmeyene orta parmağı göstermekte. İkarus’a da bu yakışır! 

Vulcan dilinde dedikleri gibi…“mene sakkhet ur seveh” yani  “live long and prosper” ya da “uzun yaşa başarılı ol”

ikaria zeytin
ikaria çivi

Dilek Yarımadası Milli Parkı Plajları

Dilek Yarımadası…

Önce kesin bilgiler: Aydın il sınırları içinde Dilek Dağı’nın Ege Denizi’ne uzandığı son noktada yer alan millî park. 27.675 hektarlık bir alana sahiptir. Bu alanın 10.985 hektarı 19.05.1966 yılında Millî Park ilan edilen Dilek Yarımadasına, 16.690 hektarı 1994 yılında Millî Park ilan edilen Büyük Menderes Deltasına aittir.

Karşısında Yunanistan’a ait Ege adalarından Sisam adası bulunan Millî Parkın Dilek Yarımadası bölümü, Samsun Dağları’nın Ege Denizi’ne doğru uzanan son noktasıdır. Ortalama 650 m yüksekliğe sahip yarımadanın en yüksek yeri Millî Parkın adını aldığı Dilek Tepe’dir (Mykale) ve 1237 m yüksekliğindedir. Millî Park adını bu tepeden almaktadır. 

MÖ 9. yüzyılda İyon kentinin kutsal toplanma merkezi Panionion, antik Thebai kenti, Ayayorgi Manastırı, tarihi Doğanbey Köyü (Domatia) ile Karine, Hagios Antonios Manastırı ve Zeus Mağarası da Millî Park Sınırları içindedir.

Zengin biyolojik çeşitlilik, nesli tükenmek üzere olan canlıları ve endemik türleri barındırması nedeniyle uluslararası öneme sahiptir. Millî Park, Uluslararası Sulakalanlar Sözleşmesi (Ramsar), Avrupa´nın Yaban Hayatı ve Yaşam Ortamlarının Korunmasına Yönelik Sözleşme (Bern), Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması (Rio) ve Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Barselona) kapsamında korunan alan niteliğindedir. Dilek Yarımadası – Büyük Menderes Deltası Millî Parkı, Önemli Kuş Alanı, Önemli Bitki Alanı ve Önemli Memeli Alanı olması nedeniyle aynı zamanda Önemli Doğa Alanıdır.

Kaynak: Vikipedi 

Kuşadası Belediyesi Milli Park sayfası:

Güzelçamlı Mübadele ve Yerel Tarih Kültür  Derneği Milli Park sayfası:

Köden Milli Park Plajlarına gidiş

Aslında teknik olarak Eski Doğanbey köyümüz Milli Park sınırları içinde kalıyor. Hatta köyün “Anadolu Yakası” girişinde bir Milli Park Ziyaretçi Merkezi bile var. Burada yarımadaya dair genel bilgileri, gözünüzde canlanmasına yardımcı olarak kocaman bir maket ve bölgenin canlılarına dair bilgilendirici bir sergi de var. Eski zamanlarda hastane ve okul olarak kullanılmış taş yapının restore edilerek müze haline getirildiği binada cafe ve toplantı salonları da bulunuyor. 

Ayrıca haritada Eski Doğanbey Köyü ile Milli Park Plajları tam sırt sırta… Yani köyümüz tam olarak yarımadanın kuzeyindeki plajlardan birinin hizasında, güney yamaçlarda kalıyor. Hatta köyden dağlara çıkıp bölgenin harika florasının içinden geçebileceğiniz nefis de bir yürüyüş parkuru var. Yaklaşık 20 km denilen parkurun öteki ucu plajlara giden yolun kenarına çıkıyor..

Utanarak itiraf ediyorum ki burada bulunduğum onlarca yılda hiç tamamını yürümedim. Köyün içinden yarımadanın batı ucuna doğru giden toprak yoldan uzun yürüyüşler yaptım; buradaki eski şaraphane kalıntılarının yanından deltaya yürüdüm. Dağlardan adaçayı, kekik çeşitleri topladım. Köyün pek çok noktasından kafayı kaldırdığınızda koca bilge bir dede gibi yukarıdan bizi izleyen kayalıklar ile içinden akan ince şelale Şorlak’a kadar çıktım. Hatta ardındaki köye ve deltaya hakim tepeye tırmanıp buraların kraliçesiyim edasıyla dağlara çığırdım. Arka taraftan da benzer yürüyüşler yaptım; plajlardan yukarı tırmanan yolu bir yere kadar tırmandım. Ama yolun tamamını bir solukta hiç almadım. Zira gidip gelmelik bir mesafe değil; karşı yakada sizi bekleyen bir araç olması lazım dönüş için. Ayrıca zaman zaman buralarda kaybolan turistler oldu; yanınızda bir bilen veya rehber olsa daha iyi. 

Dolayısıyla plajlara en rahat ve konvansiyonel gidiş arabamıza binip tıngır mıngır Söke’ye kadar dönmek, yarımadayı kocaman bir U çizerek geçmek. Bu yolculuk yaklaşık 45 dk sürecektir. Söke’nin içinden (veya etrafından) Kuşadası istikametine doğru yol alırken sola bir sapak vardır; buradan Ağaçlı Köy üzerinden Davutlar’a gidilir. Oradan da yazlıkçı mekanı Güzelçamlı beldesinden Milli Park Plajlarının resmi kapısına varılır. İçeri girişte cüzi bir rakam verilir (benim son ziyaretimde araçlı giriş HGS veya nakit 35 TL idi). 

Plajlar…

Milli Park kapısından girdikten sonra sıralı birkaç tane plaj var. Bunların ilki İçmeler, hem yürüyerek gidilebildiği hem dolmuş çalıştığı hem de kumsal olduğu için en popüleri. Dolayısıyla da sezonda en kalabalığı olur. Ondan sonrakilere epey mesafe olduğundan araçla gitmek mantıklı olur ama sportif yürüyüşçüler, bisikletliler arada sırada cesaret ederler. Ayrıca yol kenarında keyifli seyir teraslarında Samos / Sisam adası manzaralı bu turkuvaz renkli manzarayı içinize çekmek ve fotoğraflamak için fırsat bulunur. 

Bundan sonraki Aydınlık Koyu en büyük plajlardan biri olduğundan hem doğu hem batı ucundan iki giriş çıkışı var. Arada Jandarma karakolunun olduğu ziyarete kapalı bir alan var. Karasu ise yine diğerleri gibi tahta şezlong, bambu şemsiye ve piknik masaları ile keyifle oturup günü geçirilebilecek bir plaj. İçmeler dahil tüm plajlarda tesis var (wc, kabinler, duşlar, büfeler)ve İçmeler’den sonraki tüm plajlar çakıl. Yarımadanın bir noktasından sonra ileriye gitmek yasa yol da kapalı zaten. 

Benim kişisel tercihim hafta içi sabah erkenden çıkıp en uzaktaki koylara gitmek. Termosum, buzluğum ve piknik sepetim ile denize sıfır masalardan birine yerleşmek. Hele bir de ağaç gölgesi bulmuşsam benden güzeli yok. Tahta şezlonga peştemalimi serdi mi tamam; bütün günü burada geçirebilirim. Elimde kitabım veya yanımda hemrahım, önümde maviden turkuaza uzanan memleketin en güzel suları. Tabii ki yanıbaşımda da milli park domuzları! 

Fauna…

Pek çok milli parkta yaban domuzu görmüş olabilirsiniz; ama burada durum biraz farklı. Zira plajlara gelen kalabalığa alışmış, insandan kaçmayan, hatta kolay yemeğin yanına yuva kurmuş aileler var. Hele yavrular öyle tatlı ki… Üzerinde çizgileri, benekleri ve vıcır vıcır sesleri ile yakalayıp sırnaşasınız gelir. Aman dikkat! Anne babaları yakındadır ve onlarla o kadar samimi olmak iyi bir fikir değil. Her ne kadar insancıl olmuş olsalar da adı üstünde, yaban domuzu… bir tosla sizi devirebilir. Ayrıca yemekleri açıkta bırakmamakta fayda var; pikmin masanızı talan da edebilir. En son bizim mısırları ve erikleri çaldılar mesela! Yemek artıklarını, karpuz kabuklarını, ya da masada ne kaldıysa hızla silip süpürebilirler. 

Burasının hem doğası hem denizi o kadar bakir ki sadece domuz değil rastlayabileceğiniz yabani hayat. Benim bunca yıllık ziyaretimde tavşanlar, tilkiler, kaplumbağalar, sincaplar, çeşit çeşit kuşlar ve balıklar dışında çok özel bir karşılaşmam daha var. İki yıl önce 2021’de sıradan bir deniz keyfinde sahilde dizlerimin üzerindeki suyun içinde mavilere dalmışken… Ayak bileğimin üzerinde, bacağımda bir şey hissettim; sanki biri tutuyor beni. Aşağıya bir baktım ki kuçuk bir ahtapot benim bacağa sarılmış! Korkmak bir yana kalbim sevinçle doldu; bu güzel yaratığın beni sarılmaya layık gördüğü için minnet bile duydum. Hem iyice bakmak hem de benim de bir kaya değil kanlı canlı yaratık olduğumu göstermek için ayağımı yavaşça kaldırdım. Bırakmadı kerata; iyice sarılmış. Birkaç sakin adım attım suda; ancak o zaman bıraktı. Ya dişine göre bir yem değildim, ya uygun bir mesken. Ama benim tercihim Ege’nin canım sularından bir kucaklaşma olduğunu düşünmek. 

Köye dönüş…

Milli Park plajları 24 saat açık değil ve konaklamaya izin verilmiyor. Mevsimine göre akşam 6-7 gibi kapanıyor ve içeride kimse kalmasın diye jandarma devriye geziyor; uyarıda bulunuyor. Gün boyu devriye gezen atlı jandarmalar da var; onlar ayrı havalı. Sonuçta çıkış mecburi… Arabamıza binip yürüyüş parkurunun yanindaki doğal kaynak çeşmesinden son bir su, seyir teraslarında son bir poz ve domuzcuklara veda ile yola koyuluyoruz. 

Geldiğiniz yoldan köye dönerken gidişte durmadığımız Ağaçlı’nın içinden geçerken bu kez yavaşlıyoruz. Çünkü buranın kocaman bazlamaları ve gözlemeleri ünlü. Evde yeriz diye arabaya alıp dev tekeri yolda bitirmişliğimiz bile var! 

Alternatif olarak Söke içinden geçerken korunmuş ve restore edilmiş eski evlerin olduğu Kemalpaşa mahallesinden geçebilirsiniz. Ya da sanayideki çöp şiş & et lokantalarından birinde açlığınızı giderebilirsiniz. Köy yolunda Güllübahçe’de Meltem Lokantasında ev yemeği de bir seçenek. Ben şahsen eve gidip püfür püfür esen avluda gayrimeşrubatımı yudumlamayı tercih ediyorum. Ama zevkler ve renkler tartışılmaz. 

Büyük Menderes Deltası & Karina

Köyden aşağı…

Bizim köy – Eski Doğanbey – hem mazinin hem bugünün en gösterişli deltalarından birine bakar: Büyük Menderes Deltası. Büyük Menderes nehrinin bereketli sularının artık bölünmüş kanallar halinde Ege ile buluştuğu devasa körfez. Kuzey tarafında Dilek Yarımadası, onu yaratan Mykele (Dilek veya Samsun Dağları) ve köyün de içinde kaldığı Dilek Yarımadası Milli Parkı ile sınırlıdır. Güney tarafında ise Akköy ve devamında sahilden burnu dönünce Didim’e varan yazlıkçı beldeleri yer alır. 

Köyden Büyük Menderes Deltası

Antik medeniyetlerin en ihtişamlılarından İyonya’nın kadim bilgelikleri bu topraklarda yankılanır. Zamanında taaa içerilere kadar uzanan derin körfez suları nehrin getirdiği alüvyonlarla dolana kadar şimdiki Bafa gölü de bir parçası imiş hatta. Gölün kenarındaki Heraklia antik kentinin yukarısında, Latmos dağlarının mağaralarında ilk insanlardan kalma izler dahi var. Körfezin baş tacı ve dönemin bilim merkezi Miletus, ilk ızgara planlı şehirlerden Priene ve hepsinin kutsal yolla bağlandığı kehanet merkezi Didim’deki Apollon tapınağı… Bunların hepsi ayrı ayrı uzun hikayeler. Tabi bir de kuzeyde Küçük Menderes deltası, güneyde Karya medeniyetinin efsane kentleri ile ilişkileri var. Eski limanlar ve antik kentlere bağlı kutsal alanlarla çevrili bu bölge artık memleketin en verimli topraklarını, Söke Ovasını barındırıyor. 

Delta Bölgesi Harita
Delta Bölgesi Harita

Tarımın hala baş tacı olduğu bu bereketli toprakların denizle kavuştuğu vadi tam bir doğal delta… Yani sazlıklar ve yağmurlarda su basan tarlaların birbirine girdiği, toprağının yarı balçıklı yarı kum, kimi yerlerin bataklık olduğu bir alan. Yani kızgın kumlardan serin sulara bir durum yok! Aksine deltanın önündeki kumluk bariyerler ile burası doğal bir balıkçılık vahası. Yani bölgenin toprağı kadar suyu da bereketli anlayacağınız. Dolayısıyla deltanın içinden denize girilmiyor; bunun için biraz yol almak gerekiyor. 

Ama yol da güzel… 

Niyetiniz denize girmek ise; Eski Doğanbey’den önünüze maviyi katıp yokuş aşağı yuvarlandığınızda yol bitiminde iki seçeneğiniz var. Ya sola yani köye geliş rotanıza saparak buradan ovanın içlerine doğru ilerlersiniz; ki bu durumda ovayı orta belinden geçip karşı yakaya, güneyde vaadedilmiş plajlara gözünüzü dikersiniz. Ya da sağa dönüp adının önünde “Yeni” olmayan ama yepisyeni Doğanbey köyünün içinde geçerek kendinizi yola bırakırsınız. Bu yol sizi Dilek Yarımadasının güney yamaçlarına dayanarak batıya, deltanın ucuna doğru götürür. 

Büyük Menderes Deltası
Delta kenarında kumsal
Delta kenardından

Köyü arkanızda bıraktıktan bir süre sonra solda bölgenin en eski balık lokantalarından Abdül’ün Yeri bulunur. Şimdi Abdül’ün oğlu Deniz ve güzel ailesi işletiyor; sakın Abdül’e söylemeyin ama bence babasından iyi balık yapıyor! Ama asıl annemin ben köye geldiğim zaman haber salıp da Deniz’in annesine sipariş ettiği balık çorbasının lezzetini yıllardır tatmadım. Fakat delta manzaralı lokantanın tek dezavantajı denize sıfır olmaması. 

Abdül’ü geçer geçmez hemen yanından toprak bir yol Balıkhane’ye giriyor. Girer girmez balıkçılar kooperatifi tarafından işletilen bu ufak limanda bağlı pek çok kayık ve tekne göreceksiniz. Kimi denizde sığlarda salınıyor, kimi kıyıya çekilmiş tamir ediliyor, kimi ise komple kaderine terk edilmiş gibi duruyor. Mevsiminde burada her sabah taze balık bulup satın alabilirsiniz. Yalnız öyle ayıklamak, tuzlamak gibi asortik hizmetler beklemeyin; “kendi işinizi kendiniz yapın” bakışları mevcut. Yok illa tepsiye hazır isterim derseniz o zaman rota başka tarafa; Güllübahçe’nin Balıkçı Serdar’ına gider ki kendisi de bizim mahallenin muhtarı olur. Ya da armut piş ağzıma düş derseniz o zaman yola devam edersiniz; istikamet Karina. 

Balıkhane deniz
Balıkhane kıyısı
Balıkçı barınağı
Balıkhane kayıklar

Ama durun; yol daha bitmedi! Hatta anca güzelleşiyor… Kıvrıla kıvrıla sağda kekik kokuları solda sazlıklar deltanın kenarından ilerledikçe deniz tuzu burnunuza gelmeye başlayabilir. Henüz kumulların hizasını geçmeden bu virajlardan birinden sola sapan toprak bir yol var ki bilmeyenin bulması biraz zor. Bu yol, kuytuda bir yarı mağaramsı kayalıktan çıkan sıcak su kaynağına gider. (Bence bulmasın herkes zaten o da ayrı) Biraz meşakkatli bir inişle kayalardan oturaklara çimebilir; yazın “ ay o kadar da sıcak değilmiş” ayarında suya soğuk mevsimlerde titreyen dişleri sakinleştiren bir huzurla girebilirsiniz.  

Sıcak su kaynağı
Kumullar

Yetti gari …

İki kulaç atmak için binbir dereden su getirdin diyeceksiniz; diyiniz. O suları getire getire, kana kana içerek öğrendik biz buraları. Ama yine de yaz sıcağında Ege’nin şifasıyla serinlemek isteyenlere saygım sonsuz. O yüzden ister dura dura ister tek solukta gidin yolun sonu Karina’dır. Buradan sonra araçla yol yok, araçsız izin yok; zira son karakol Karina’da. Bizim köyden de yaklaşık 10 km aslında. 

Ve hakikaten yolun bittiği yerdedir… Son virajı alıp da çıkmaz sokak levhasını görünce şaşırmayın; az ileride sağda solda olmadı yolun sonunda sıralı lokantaların yanı başlarında park yerleri var. Ama en kalabalık zamanda denk gelirseniz, bayram seyran ve hafta sonunun civcivli saatleri yani, o zaman geride bırakıp biraz yürüyeceksiniz. Koltuk altına tercihen peştemalınızı ya da havlunuzu sıkıştırıp aslen bir balıkçı koyu olan Karina’nın bir köşesine bırakabilir nihayet kendinizi suya atabilirsiniz. 

Karina 1
Karina 2
karina 3

Ve fakat hemen cumburlop atlayayım demeyin sakın… Zira deltanın en ucunda, kumulların bittiği noktada yer alan bu koyda deniz sığ. Gümüşi parkalıkta ince kumlara, tek tük dağınık deniz kabuklarına veya ara sıra görünüp kaybolan minik pavuryalara baka baka yürüyeceksiniz. Burada denize girmek demek, uzun bir deniz yürüyüşünün ardından “hah şimdi boy oldu galiba” dediğin andan iki adım sonra tekrar diz boyunda yükselmek demek. Ama korkmayın, o serin sular eninde sonunda sizi kucaklar. 

Eskiden buralar …

Dutluktu demeyeceğim; ama benzer bir durum söz konusu tabii ki… Biz köye ilk geldiğimizde Karina’da jandarma karakolu sakinleri dışında kimse yoktu. Sadece balıkçı barınaklarının taş yıkıntıları ve kıyıya bağlanmış kayıklar vardı. Hatta lisedeyken bir yaz gecesi pancar motorla denize atlama hayalleriyle kumlukların açıklarına gitmiştik birkaç ergen, annem ve mihmandarımız Sebo ile. Efil efil eserken mangalı yakamayıp elimizdeki hazır nevaleye yumulmuş patlıcanları da dilek dileyerek denize fırlatmıştık annemin itirazlarına rağmen. 

Şimdi Karina, sıra sıra balık lokantalarının Ege mutfağının yerel ve taze lezzetlerini sunduğu nezih bir mola yeri. Hepsinin deniz kenarında sade tahta masa sandalyeleri var; birine yerleşip kah deniz yürüyüşü kah iki atıştırmalık kıyıntı ya da battı balık yan gider keyfi yapabilirsiniz. Eskiden ekmek arası helvaya girdiğimiz sahilde şimdi bolca kalamar, karides, taze otlu mezeler, yerel balık çeşitleri ve gayrimeşrubatlar var. Hatta birkaç sene öncesine kadar aslan sütünün yanına sadece taze köy peyniri gelirdi; şimdi Ezine de var. 

Karina oturma
Karina pelikan
karina çupra

Bir ara balıkçılar göç mevsiminde kanadı kırılıp burada kalıveren bir pelikanı misafir ettiler. Bence birkaç yıl kıyıda bir aşağı bir yukarı takılan abimizi ilginç bulan turistlerin birinin kafasının bu dev kuşun dev gagasıyla delinmemiş olması bir mucize. Ama buralar hep mucize… Hangi mevsim geldiğinize bağlı, delta kenarında renk renk flamingolar (açken beyazımsı, doygunluk oranına göre pembe tonları), çeşit çeşit balıkçıllar ve türlü kuş çeşitleri görmeniz mümkün. Hatta Karina girişinde ve köy yolunun başında da göreceğiniz birkaç katlı ahşap yapılar gözlem ve seyir için yapıldı. 

Flamingolar
Ördekler

Benim favori rutinim ya sabah erkenden gözümü açar açmaz gelip kimseler yokken yüzümü denizde yıkamak ya da akşam üzeri gelip masalardan birine kurulmak ve güneş serinlerken sularda oynaşmak. Burada güneşin ufukta batışını görmek mümkün değil çoğunlukla ama o renkler sizi daha uzaklara götürür. Hele bir de ay doğarsa deltanın sularına; o zaman vay halimize. Çünkü burada hem yıldızlı hem yakamozlu bir gece çok uzun bir ömürdür. 

Karina 4
Karina yüzmeli
Karina 5

Sonradan Memleketim: Eski Doğanbey

Memleket meselesi…

Sonradan memleketim: benim Eski Doğanbey Köyü için kişisel tanımım bu. Çünkü bu coğrafyada yaşamış pek çok insan evladı gibi ben de göçebeyim. Burada doğmadım, anam babam buralı değil. Hatta burada büyümedim… Daha doğrusu herkesin bildiği anlamda çocukluğum burada geçmedi; ama bu coğrafya benim gönlüme ev oldu. Burada okula gitmedim ama kalbime iz süren koca koca romanları burada hatmettim. Burada aşık olmadım ama nice aşkımı bu rüzgara çığırdım, acısını bu semaya bıraktım. Burada evlenmedim ama burada eskittim sevgilerimi. Burada çalışmadım ama burada ilham buldum, burada yazdım çizdim. Hatta yeri geldi burası için çalıştım; Eski Doğanbey Dostları ile köyümüz bozulmasın, ne hor kullanmaya ne vurdumduymazlığa ne de ranta kurban gitmesin diye çabaladım. Yani bildiğiniz anlamda burada büyümedim ama bu aidiyetle büyüdüm, burada hem nesiller öncesinden köyün ruhuna işleyen şifayı hem de annemin yarattığı yuvayı miras aldım. Şimdi bu mirasa layık yaşamaya, onu görebilen, duyabilen, hissedebilen başka ruhlarla paylaşmaya çalışıyorum. 

Eski Doğanbey Tabela
Eski Doğanbey & Kekikler
Köyeden Büyük Menderes Deltası

Kısaca özetlersek…

Eski Doğanbey, insanın kendisiyle ve doğayla bağ kurduğu eşsiz bir yer. Burada toprakla uyum içinde yaşamış, tepelerde zeytin yetiştirmiş veya koyda balık tutmuş insanların enerjisini hissedebilirsiniz. İlk izleri M.Ö. 7. YY’a dayanan tarihinin daha bilinen tarafı Rum sakinlerinin inşa ettiği taş evler ve taraçalı zeytinlikler. Köyün eski adı “Domatia” odalar anlamına geliyor. Orijinal dokusu korunmuş bir antik Rum köyü Eski Doğanbey. Yani bazıları eski ihtişamına kavuşmuş, bazıları ise hala harabe halinde olan eski hakiki taş evleri ile olağanüstü bir yer. 

Eski Doğanbey Manzarası

Yakın tarihe baktığımızda 1924’te başlayan göç ile orijinal Rum sakinlerinin yerini Trakya ve Balkanlardan gelen aileler almış. Zeytin ve zeytinyağı yerine geçiminin ağırlıklı bölümünü denizden balıkçılık ve ovadan tarım ile elde eden yeni köylüler dağın esintili eteklerini bırakıp devlet desteği ile 2 km aşağıda yeni bir yerleşim kurmuşlar: Doğanbey. Yapıların kimi yeni evlere malzeme kimi altın aramak için hırpalanmış, kimi de zamanın acımasızlığına yenik düşmüş. Köyde kalan birkaç aile dışında yaşam uzun bir sessizliğe bürünmüş; şehirden kaçanların yeniden keşfi ile 80lerin sonu 90ların başında tekrar filizlenmiş. 

Hem eski dünyanın hem de yeni Ege’nin merkezine yakın sakin bir köşede Eski Doğanbey Köyü. Burada inzivaya çekilebilir ya da yakınlardaki Kuşadası, Didim, İzmir veya Bodrum gibi yerlerde kolayca sosyalleşebilirsiniz. Aydın’ın Söke ilçesine bağlı Dilek (Büyük Menderes Deltası) Milli Parkı sınırları içerisinde yer alan eski köy, Mykale (Dilek / Samsun da deniliyor) dağlarının eteklerinde, Ege Denizi’nin en büyük deltalarından birinin muhteşem manzarasına bakan Yeni Doğanbey Köyü’nün 2 km yukarısında.

Benim Eski Doğanbey Hikayem… 

Benim köyle mazim ortaokul yıllarımda başlıyor… Sınıf arkadaşımın ailesi gezmeye, kültürel mirasa ve böyle saklı cevherlere meraklı bir çift olunca Eski Doğanbey Köyü’nü 1989 yılında keşfediyorlar. Biz de o zamanlar henüz parçalanmamış ailemle, Didim’de tatildeyiz. Bu keşiften haberdar olan kendi deyimleriyle “eski püskü”ye meraklı annem ve “kalbi bohem” babam Miletus gezisinin ardına programa köyü de koyuveriyor. O zamanlar toplu ulaşım kadar düzgün bir yol da namevcut olduğundan traktör sırtında rica minnet tırmanıyoruz yokuşu. Ama Eski Doğanbey, bir görüşte aşk oluyor hepimiz için ayrı ayrı. Aşağı köye taşınmamış bir ailenin de mihmandarlığında elden çıkarılan harabelerden birini borç harç satın alıyor benimkiler. 

Gün batımında Eski Doğanbey

Evimizi yaptırmaya gücümüz anca birkaç yıl sonra, benimkiler boşanıp annem emeklilik üzerine ikinci bir işle para biriktirebilir hale gelince yetiyor. Ben de artık liseliyim; elim çekiç, mala, zımpara tutuyor; dolayısıyla inşaatta karın tokluğuna ırgatlık yapıyorum yazları. Köyün benim “Avrupa Yakası” dediğim eski merkezi, köy meydanının az gerisinde, dar bir sokaktaki minik yuvamızı kendi alın terimizi de harç ederek taksit taksit bitiriyoruz. Alt kattaki ahırı salona çeviriyor, üst kata bir banyo bir oda ekleyerek hala dışarıdan girip çıktığımız mutfağı yeniliyoruz. 

Eski Doğanbey & Zeynox1991

Bu sırada ben ilk aşklarımın heyecanlarını, hayal kırıklıklarını ve intikam çığlıklarını bu dağlara üflüyorum. Karina yolundaki sıcak su kaynağının yanından kışın denize girip hasta olunca vitaminleri, antibiyotikleri annemden gizli köyün çeşmesinde yutuyorum. Liseden mezun olduğum yaz üniversite sınav sonuçlarını bu evde öğreniyorum; hayalim mimarlık ve okula girmeden inşaat deneyimim cepte. On sekiz yaşın kurtlarını iki saat ötede Bodrum’da arkadaşlarımla döküp Samsun dağlarının sırtlarında Gülün Adı’nı okuyorum. Üniversitedeyken her yaz gelip gittiğim yetmiyor, yüksek lisans tezimi köye dair yazmaya yelteniyorum. Paftalar dolusu eskiz, eski filmlerde köyden detay görüntüler; ne isterseniz var arşivde. 

Eski evimiz 1991
Yağmurda çizim 1999

Yıllar geçtikçe iş hayatının temposuna kapılıyor; tatillerde başka yerlere gönül koyuyorum. Ama annemin ilkbaharda gelip sonbaharda döndüğü köy hayatının yancısıyım. Köyü korumak, yaşamı kolaylaştırmak ve o zamanlar köye erişmeyen hizmetleri imece etmek üzere komşularla bir dernek kuruluyor. Emekli bankacı annemin yıllar boyu saymanlık ettiği dernek sayesinde eski usul yolların yapımından dağdan su getirmeye kadar pek çok iş beceriyorlar. Köy sakinleri arasında kıdemli mimarlar, şehir bölge planlamacıları, akademisyenler, sanat tarihçileri, sanatçılar ve çeşit çeşit entelektüel büyüklerim olunca bana anca getir götür işleri düşüyor. Bizim köye boşuna “Entel Köy” demiyorlar yani. 

Evlerden 01
Eski evimiz merdivenlerde
Evlerden 02

Zamanla annemin sağlığı bozuluyor; araçla ulaşamadığımız evin konforu ve köy yokuşları onu zorluyor. Köyün “Anadolu Yakası” dediğimiz karşı tarafında önüne araba ile gidilebilecek, annemin merdiven çıkmadan yaşayabileyeceği bir ev satışa çıkınca kolları sıvıyor. Eski evimizi satıp yeni yuvamızı inşa ediyoruz. Yine imece usülu; komşumuz Mimar Sibel Gürses ve eşi Oğuz Söğüt el atıyor. Ben de artık mimarım ya; elimden geldiğince uzaktan destek veriyorum. Annem ise giderek daha az kalabilse de böylece köyü bırakmıyor. Hatta son geldiği yaz, babamı da çağırıyor… Yirmi yıl sonra ilk ve son kez üçümüz bir arada soluyoruz köyün o ünlü rüzgarını. 

Ertesi yıl hem annemi hem babamı başka başka topraklara gönderip ben de yasımı burada yaşamaya geliyorum. O zaman anlıyorum ki gönül yaralarımı hep burada üflemişim; canımın en dibi yanınca hep buraya kaçmışım, burada nefes almışım. Hem kalbimde ne yara varsa burada şifalanmışım; hem de yeni tohumlar burada filizlenmiş, burada çiçek açmışım. 

İşte bu yüzden Eski Doğanbey sonradan memleketim benim. Benden öncekiler gibi bir gün ben de göçebilirim; ama burası hep böyle güzel kalsın dileğim. 

Köye gelmek isteyenlere ipuçları: 

Eski Doğanbey, Söke merkeze yarım saat, İzmir’e araçla yaklaşık 1.5 saat, Bodrum’a 2 saat uzaklıkta. Ulaşım için özel araç kullanılması tavsiye edilir. Ancak Söke otogarından toplu taşıma araçlarını kullanmak da mümkün. Sadece Doğanbey yazan minibüslere bindiğinizde yukarı yani Eski Doğanbey’e gideceğinizi şoföre söylemeniz gerekiyor. 

Köy, kalabalık olmayan bir doğal rezerv alanında yer aldığından çevrede dolaşmak için özel ulaşım kullanılması tavsiye edilir. Köy, diğer doğal güzelliklerin yanı sıra kuş gözlem olanaklarının da bulunduğu yürüyüş parkurları üzerinde yer almakta. Büyük Menderes Deltası yüzmeye elverişli değil, daha çok balıkçılık yapılan bir sulak alan. Ancak deltanın en ucunda yer alan yüzebileceğiniz ve yerel balıkçılar tarafından yakalanan taze balıkların tadını çıkarabileceğiniz Karina’ya arabayla 10 dakikada ulaşabilirsiniz. 

Ayrıca yaklaşık 45 dk – 1 saatlik yolculukla Dilek Yarımadası Milli Park’ının berrak suları ve güzel doğal manzaralı birçok istisnai plajlarından birine gidebilirsiniz. Eski Doğanbey’in de sınırları içinde kaldığı Dilek Yarımadası Milli Parkının plaj tarafı yarımadanın kuzey tarafında. Yarımadanın güney tarafında yer alan köyümüzden plajlara yaklaşık 20 km lik bir yürüyüş parkuru var ancak araç yolu bulunmuyor.  Kuşadası’na daha yakın ve plajlara giriş gün içerisinde ücretli (araçlı veya yaya) ve konaklama yasak.  

Karina gün batımında
Milli Park yürüyüş parkuru

Eski medeniyetlerin Büyük Menderes Deltası ve civarında çok önemli izleri var… Priene, Miletos, Apollon Tapınağı & Didima, Magnesia, Efes ve Meryem Ana Evi gibi antik kentler yakınlardaki birçok cazibe merkezi arasında. Bunlardan bazılarına yazılarımda ayrıca değineceğim… 

Köye gidemediğim zamanlarda evimizi yani hem büyük beyaz konak “White Mansion” hem de arkadaki küçük taş ev “Tiny Stone House” olarak kirada… Böylelikle hem evlerin masrafını çıkarıyor hem de bakımını yapabiliyorum. Üstelik fırsat bulup da tanıştığım misafirler ile dost oluyoruz genellikle; onlar da bana başka dünyaların kapılarını açıyor. Merak edenlere detaylar burada:

White Mansion: https://www.airbnb.com.tr/rooms/2680883?guests=1&adults=1&s=67&unique_share_id=14e5eebc-0115-4e47-b520-100ddc108011

Tiny Stone House: https://www.airbnb.com.tr/rooms/50408309?guests=1&adults=1&s=67&unique_share_id=162dfc7f-41c3-4484-8aa8-259960816837

Köye dair başka detaylı bilgileri buralardan okuyabilirsiniz:

Köye en yakın plaj Karina…. Kendi kalemimden!

Arzu Aksaya tarafından 2021’de yazılmış detaylı ve güzel bir yazı neredekal.com blog sayfasında:

https://www.neredekal.com/blog/sokede-sakin-ve-tatli-bir-huzur-eski-doganbey-koyu/

Bol resimli Yolculuk Terapisi blog yazısı Zeynep Atılgan Boneval kaleminden:

Söke Belediyesi’nin kısa ama öz Eski Doğanbey tanıtımı:

https://www.soke.bel.tr/tarihi-merkez/eski-doganbey-koyu/12

Ekşi sözlükte Eski Doğanbey 

https://eksisozluk1923.com/doganbey-koyu–1919970?p=1

Eski Doğanbey'de kapı önü 1991 & 2020

Annemin Evinde…

Annemin evinde rüyalarıma döndüm. Bir gece ansızın düşümden düştüm. Birinde karnavallarda kördüm; diğerinde bulutlarda kördüğüm. Annemin evindeki rüyamda annemin öldüğünü gördüm. 

Annemin evinde çocukluğuma diz çöktüm. Bir ben varmış oyunlarımın hülyalı evreninde, kurmaca bir kâinatta yek başıma kendime çözüldüm. Arkadaşlarım, kuzenim, babaannem ve ilkokul öğretmenim geçti içimden. Geçip gittiler, yine kendime kaldı gönlüm. 

Annemin evinde babamı gördüm. Çekip gitmelerinin izini domatesli pilavla örten annemin evinde. Hiçbir yere ait olmayan bir adamı, yalnızlığının ortasında gördüm. Annem yoktu, pilav yoktu, domatesler dolapta çürüyordu. O gün, o salonda, o sessiz fırtınada; çaresiz bir kız çocuğuna döndüm. Kimselere göstermediğim yaralarım kanadı; kabuklarını ilmek ilmek söktüm. 

Annemin evinde öldüm, bir kez daha… Sonlardan son beğendiğim gözyaşı kokulu maziden değil, sevgiye doyamayan gözü kara kâbuslardan değil. Bugünün pürtelaşında değil, yarının sayıklamalarında hiç değil. Varlığımın orta yerinden çatlayıp da içimden dışıma akan hüzne bakarak öldüm. 

Annemin evinde kendimi gömdüm. Çaresizliğimi, kavruk yapayalnızlığımı bohçalayıp üstüne tatlı kokular sürdüm. Solmuş resimler, eskimiş şiirler, kurdelalı lüleler üfürdüm. Merasime gerek yok; ölümlerden dirilip bitiveren, başka bahara yeniden doğacak, başka kışa yine solacak bu sancılı döngü benim ömrüm. 

Annemin evindeyim. Babamın gözlerindeyim. Babaannemin yemenisindeyim. Uzaklardaki dostumun ormanlara saldığı çığlıktayım. Yakınlardakinin unuttuğu dumanlı rüzgârdayım. Sevdiğimin koynunda, sevmediğimin boynunda saklıyım. Annemin evinde, çok çok uzaklardan kendime döndüm. 

Sormal

17/12/2019 – İstanbul

Sevdiklerini sevmemeye karar verebilir misin? Sevmediklerini sevmeye? Ölen bir yıldızdan ışık, soğuk gezegenlerden toz parçaları, nebulalardan gaz bulutları devşirebilir misin hayatta kalabilmek için? Ağlayarak kuruyabilir, yalnız başına büyüyebilir misin? Çürüyebilir misin içten içe kemiren hüzünle?
Dün babama sarıldım. Kucakladığım o değildi biliyorum; ya da en azından onun cisminde kokladığım. Ardından çocukluğumla vedalaşır gibi ağladım; içime aktı yaşlarım.
Sonra kaçtım… Kendimi kovaladım, yakaladım ve bıraktım. Kafesinden salınmışçasına saldırdım; aşkı, heyecanı, tutkuyu aradım. Yarınımız yoksa dünün acısını bugünden çıkarmalıyım.
Ama hepsini sessizce yaptım. Belki çarpışan göktaşlarım gözüktü uzaktan bakan simalara. Belki bir vardık bir yoktuk masallardan dökülen parçalarda. Belki sesi duyuldu hıçkırığımın. Belki dibi yanmış yüreğimin kokusu yayılıyordu tavan arasında. Ama sessizce yaptım ve uzaklaştım sessizce.
Çünkü ben de bilmiyorum bu yuvarlanmanın akıbetini. Kuyulardan çektiğim anılar küf kokuyor. Ucundan yakaladığımı sandığım heyecanlar aniden sönüyor. Hepsinin ortasında ve her şeyden gayri bir ben varım biliyorum. Kendime varamıyorum. Yanaşamıyorum bile. Bir girdap gibi etrafımda dönüyorum kendimin. Ellerim göğsümde kavuşmuş, açamıyorum. Dokunamıyorum istediğime, tükeniyorum olduğum yerde.
Belli ki yorulmuşum; nefesimin demi savrulmuş aleme. Belli ki birikmişim kendi içimde; konduramadıklarımız siniyor kökümüze. Belli ki unutmuşum; susuyordu her çarpıntı en nihayetinde. Sonlardan son beğenebilir mi insan kendine?

Pencere

04/06/2019 – Söke

pencere ince

Buradalığın özü… Kendime biçtiğim cennet parçası köşemden izliyorum dünyamın kenarlarını. Karşı pencereden söğüt dallarının rüzgârda bir o yana bir bu yana dans edişi. Gerçi bilmem söğüt mü; anlamıyorum ağaçların dilinden o denli… Şehir çocuğuyum besbelli. 

Penceremden dışarı süzülüyor gözlerim. Çerçevenin dışına saklanmış iki direk arası gerili tellerde bir serçe yerleşmiş, köyü seyrediyor. Gerçi bilmem serçe mi; tanımıyorum kuşları kanatlarından… Metropol mağduruyum doğuştan beri. 

Ama kaçmış gelmişim buralara… Yeşilin taşı sevdiği; taşın, dünyanın en sert, en köşeli varlıklarından birinin bile dağın heybetinde eridiği, varlığını ormana hediye ettiği bu kara parçasındayım. Kara dediğim, manzaramız denize nazır, alengirli. Kocaman bir nehrin daha kocaman bir denize kavuştuğu deltamızın gündüz ışıltısı, gece yakamozu yıkıyor bizi. 

Sağımda söğüt – belki – karşımda tellerin arasından evleri seyreden serçe – büyük ihtimalle – ve solda kumdan adalarla bezeli körfez… Güneşin sevgili çocuğuyum, ya da ayın, ya da yıldızların, ya da rüzgârın. Penceremden hepsini birlikte kucaklıyorum. 

Uzaktan gelen motor sesleri, karşı yakadan çınlayan çay kaşıkları, içeri girip çıkan kararsız uçuç böcekleri kaçırmıyor neşemi. Önemsiz ayrıntılar değiller; ehemmiyetleri kendilerinden öte bir varoluşun bozamadıkları sakin ritminde gizli. En sevimsizi komşuların boğuk sesleri, misafirlerin sahte gülüşleri. Onları bile görmezden gelebiliyorum penceremin ardında otururken. Gerçi çok yaklaşmıyorum kenara; ne de olsa şehrimden bu dingin kaçamak süreli… Sanki yarın bitecek gibi. Yine de telaş etmiyorum; yarından önce şimdi var, buranın çok daha yavaş nefesi. 

Güneş cilalıyor tenimi… Biraz sıcak mı oldu ne? Gerçi sıcak dediğin göreceli. Batışına çok kalmadı, bu son demleri. Hoş görmek lazım ölen yıldızın son saatlerini. Tepelerin ardına saklandığında özleyeceğiz onu; tek tesellimiz ertesi sabahın vaadi. Bak şimdi dağdan taze rüzgârımız geldi; henüz haşinleşmemiş yüreği. 

Hem söğüt neşelendi – tabii ki söğüt, keyfinden belli. Hem kuşumuz kanatlandı – belki de deminki uçuç böceği artık yok, bizim serçe de onun eceli. Hem uğultuda kayboluyor insan sesleri. Bu mevsim en güzeli, güneşin rüzgârla seviştiği.

Azıcık kaykılırsam gölgeye kaçabilirim aslında. Ama ne gerek var; kendimizden kaçamıyoruz nihayetinde. Ya da soyunabilirim; evrenle aramızdaki katmanları azaltırım ki esintisi tenimi yalasın. Ama üşeniyorum; ölesiye tembelim çünkü şehir çocuğuyum, dünden öfkeli, yarına borçlu ezelden beri. O yüzden tek damla nefesi heba etmemeli… Buradalığın dibi. 

Bir kırlangıç geçiyor önümden – bu kez eminim, renklerinden tanıyorum, kitaplardan görmüşlüğüm var. Tatlı bir koku geliyor içeri; tahminim denizle karışık kekik ve hışırdayan yaprak sesleri. Sallanıyor içi sayıklama döşeli defterimin yaprakları, aynı söğüt gibi. Ben buradayım, tamam da… Gönlüm nereli?

Kedi

30/05/2019 – Datça

kedi bakışı

Dön dolaş dur…

Bana uzandığım yerde patisini uzatan yavrunun sıcaklığını tenimde hissettiğim gibi duymuyorum seni. Güneş yumuşakça yalıyor sallanan koltuktan sarkıttığım ayak parmaklarımı. Kucakladığım uzaktan gelen dalga sesleri, puhu kuşları ve dibimdeki sakin gırlama. Sen değilsin bunların hiç biri; belli ki bulutların esintisi öyle bir yükü taşımıyor böyle bir mesafeye. 

Patinin sahibi bir iki okşamaya tamah edip yanıma kıvrılıyor. Başını yavaşça boynuma uzatıyor; dudaklarıma yaklaşıp kokluyor. Aynı senin gibi, sanki. Kırlangıçlar tepemizde fink atıyor. Bir horoz gökten şaha kalkmış güneşi kovalıyor. Okşuyorum seni, içimdeki yaralı izini. 

İyice sırnaşıyor tekir. Bir tur atıyor etrafımda; kucağımda çörekleniyor. Sıcaklığı mahmur sabah serinliğinde ısıtıyor beni. Bulutlar geçiyor asil yıldızımızın önünden; gölgeli meltemde hafiften ürperiyor ayak parmak uçlarım. Yine de almıyorum onları içeri; tembel bir başkaldırış benimki. 

Çizgili minderde uzanıyoruz birlikte; ben ve gırlayan kedi. Ne buradalığımızın farkındayız, ne de budalalığımızın. Bir elimi tüylerinin üzerinde gezdiriyorum istediği gibi. Sevgiye dokunmak peşindeliğimizi koyuyoruz ortaya; yarı çıplak ve aheste. 

Oysa buraya seni unutmaya gelmiştim; sabah sabah öldürdün beni.