Sonradan Memleketim: Eski Doğanbey

Memleket meselesi…

Sonradan memleketim: benim Eski Doğanbey Köyü için kişisel tanımım bu. Çünkü bu coğrafyada yaşamış pek çok insan evladı gibi ben de göçebeyim. Burada doğmadım, anam babam buralı değil. Hatta burada büyümedim… Daha doğrusu herkesin bildiği anlamda çocukluğum burada geçmedi; ama bu coğrafya benim gönlüme ev oldu. Burada okula gitmedim ama kalbime iz süren koca koca romanları burada hatmettim. Burada aşık olmadım ama nice aşkımı bu rüzgara çığırdım, acısını bu semaya bıraktım. Burada evlenmedim ama burada eskittim sevgilerimi. Burada çalışmadım ama burada ilham buldum, burada yazdım çizdim. Hatta yeri geldi burası için çalıştım; Eski Doğanbey Dostları ile köyümüz bozulmasın, ne hor kullanmaya ne vurdumduymazlığa ne de ranta kurban gitmesin diye çabaladım. Yani bildiğiniz anlamda burada büyümedim ama bu aidiyetle büyüdüm, burada hem nesiller öncesinden köyün ruhuna işleyen şifayı hem de annemin yarattığı yuvayı miras aldım. Şimdi bu mirasa layık yaşamaya, onu görebilen, duyabilen, hissedebilen başka ruhlarla paylaşmaya çalışıyorum. 

Eski Doğanbey Tabela
Eski Doğanbey & Kekikler
Köyeden Büyük Menderes Deltası

Kısaca özetlersek…

Eski Doğanbey, insanın kendisiyle ve doğayla bağ kurduğu eşsiz bir yer. Burada toprakla uyum içinde yaşamış, tepelerde zeytin yetiştirmiş veya koyda balık tutmuş insanların enerjisini hissedebilirsiniz. İlk izleri M.Ö. 7. YY’a dayanan tarihinin daha bilinen tarafı Rum sakinlerinin inşa ettiği taş evler ve taraçalı zeytinlikler. Köyün eski adı “Domatia” odalar anlamına geliyor. Orijinal dokusu korunmuş bir antik Rum köyü Eski Doğanbey. Yani bazıları eski ihtişamına kavuşmuş, bazıları ise hala harabe halinde olan eski hakiki taş evleri ile olağanüstü bir yer. 

Eski Doğanbey Manzarası

Yakın tarihe baktığımızda 1924’te başlayan göç ile orijinal Rum sakinlerinin yerini Trakya ve Balkanlardan gelen aileler almış. Zeytin ve zeytinyağı yerine geçiminin ağırlıklı bölümünü denizden balıkçılık ve ovadan tarım ile elde eden yeni köylüler dağın esintili eteklerini bırakıp devlet desteği ile 2 km aşağıda yeni bir yerleşim kurmuşlar: Doğanbey. Yapıların kimi yeni evlere malzeme kimi altın aramak için hırpalanmış, kimi de zamanın acımasızlığına yenik düşmüş. Köyde kalan birkaç aile dışında yaşam uzun bir sessizliğe bürünmüş; şehirden kaçanların yeniden keşfi ile 80lerin sonu 90ların başında tekrar filizlenmiş. 

Hem eski dünyanın hem de yeni Ege’nin merkezine yakın sakin bir köşede Eski Doğanbey Köyü. Burada inzivaya çekilebilir ya da yakınlardaki Kuşadası, Didim, İzmir veya Bodrum gibi yerlerde kolayca sosyalleşebilirsiniz. Aydın’ın Söke ilçesine bağlı Dilek (Büyük Menderes Deltası) Milli Parkı sınırları içerisinde yer alan eski köy, Mykale (Dilek / Samsun da deniliyor) dağlarının eteklerinde, Ege Denizi’nin en büyük deltalarından birinin muhteşem manzarasına bakan Yeni Doğanbey Köyü’nün 2 km yukarısında.

Benim Eski Doğanbey Hikayem… 

Benim köyle mazim ortaokul yıllarımda başlıyor… Sınıf arkadaşımın ailesi gezmeye, kültürel mirasa ve böyle saklı cevherlere meraklı bir çift olunca Eski Doğanbey Köyü’nü 1989 yılında keşfediyorlar. Biz de o zamanlar henüz parçalanmamış ailemle, Didim’de tatildeyiz. Bu keşiften haberdar olan kendi deyimleriyle “eski püskü”ye meraklı annem ve “kalbi bohem” babam Miletus gezisinin ardına programa köyü de koyuveriyor. O zamanlar toplu ulaşım kadar düzgün bir yol da namevcut olduğundan traktör sırtında rica minnet tırmanıyoruz yokuşu. Ama Eski Doğanbey, bir görüşte aşk oluyor hepimiz için ayrı ayrı. Aşağı köye taşınmamış bir ailenin de mihmandarlığında elden çıkarılan harabelerden birini borç harç satın alıyor benimkiler. 

Gün batımında Eski Doğanbey

Evimizi yaptırmaya gücümüz anca birkaç yıl sonra, benimkiler boşanıp annem emeklilik üzerine ikinci bir işle para biriktirebilir hale gelince yetiyor. Ben de artık liseliyim; elim çekiç, mala, zımpara tutuyor; dolayısıyla inşaatta karın tokluğuna ırgatlık yapıyorum yazları. Köyün benim “Avrupa Yakası” dediğim eski merkezi, köy meydanının az gerisinde, dar bir sokaktaki minik yuvamızı kendi alın terimizi de harç ederek taksit taksit bitiriyoruz. Alt kattaki ahırı salona çeviriyor, üst kata bir banyo bir oda ekleyerek hala dışarıdan girip çıktığımız mutfağı yeniliyoruz. 

Eski Doğanbey & Zeynox1991

Bu sırada ben ilk aşklarımın heyecanlarını, hayal kırıklıklarını ve intikam çığlıklarını bu dağlara üflüyorum. Karina yolundaki sıcak su kaynağının yanından kışın denize girip hasta olunca vitaminleri, antibiyotikleri annemden gizli köyün çeşmesinde yutuyorum. Liseden mezun olduğum yaz üniversite sınav sonuçlarını bu evde öğreniyorum; hayalim mimarlık ve okula girmeden inşaat deneyimim cepte. On sekiz yaşın kurtlarını iki saat ötede Bodrum’da arkadaşlarımla döküp Samsun dağlarının sırtlarında Gülün Adı’nı okuyorum. Üniversitedeyken her yaz gelip gittiğim yetmiyor, yüksek lisans tezimi köye dair yazmaya yelteniyorum. Paftalar dolusu eskiz, eski filmlerde köyden detay görüntüler; ne isterseniz var arşivde. 

Eski evimiz 1991
Yağmurda çizim 1999

Yıllar geçtikçe iş hayatının temposuna kapılıyor; tatillerde başka yerlere gönül koyuyorum. Ama annemin ilkbaharda gelip sonbaharda döndüğü köy hayatının yancısıyım. Köyü korumak, yaşamı kolaylaştırmak ve o zamanlar köye erişmeyen hizmetleri imece etmek üzere komşularla bir dernek kuruluyor. Emekli bankacı annemin yıllar boyu saymanlık ettiği dernek sayesinde eski usul yolların yapımından dağdan su getirmeye kadar pek çok iş beceriyorlar. Köy sakinleri arasında kıdemli mimarlar, şehir bölge planlamacıları, akademisyenler, sanat tarihçileri, sanatçılar ve çeşit çeşit entelektüel büyüklerim olunca bana anca getir götür işleri düşüyor. Bizim köye boşuna “Entel Köy” demiyorlar yani. 

Evlerden 01
Eski evimiz merdivenlerde
Evlerden 02

Zamanla annemin sağlığı bozuluyor; araçla ulaşamadığımız evin konforu ve köy yokuşları onu zorluyor. Köyün “Anadolu Yakası” dediğimiz karşı tarafında önüne araba ile gidilebilecek, annemin merdiven çıkmadan yaşayabileyeceği bir ev satışa çıkınca kolları sıvıyor. Eski evimizi satıp yeni yuvamızı inşa ediyoruz. Yine imece usülu; komşumuz Mimar Sibel Gürses ve eşi Oğuz Söğüt el atıyor. Ben de artık mimarım ya; elimden geldiğince uzaktan destek veriyorum. Annem ise giderek daha az kalabilse de böylece köyü bırakmıyor. Hatta son geldiği yaz, babamı da çağırıyor… Yirmi yıl sonra ilk ve son kez üçümüz bir arada soluyoruz köyün o ünlü rüzgarını. 

Ertesi yıl hem annemi hem babamı başka başka topraklara gönderip ben de yasımı burada yaşamaya geliyorum. O zaman anlıyorum ki gönül yaralarımı hep burada üflemişim; canımın en dibi yanınca hep buraya kaçmışım, burada nefes almışım. Hem kalbimde ne yara varsa burada şifalanmışım; hem de yeni tohumlar burada filizlenmiş, burada çiçek açmışım. 

İşte bu yüzden Eski Doğanbey sonradan memleketim benim. Benden öncekiler gibi bir gün ben de göçebilirim; ama burası hep böyle güzel kalsın dileğim. 

Köye gelmek isteyenlere ipuçları: 

Eski Doğanbey, Söke merkeze yarım saat, İzmir’e araçla yaklaşık 1.5 saat, Bodrum’a 2 saat uzaklıkta. Ulaşım için özel araç kullanılması tavsiye edilir. Ancak Söke otogarından toplu taşıma araçlarını kullanmak da mümkün. Sadece Doğanbey yazan minibüslere bindiğinizde yukarı yani Eski Doğanbey’e gideceğinizi şoföre söylemeniz gerekiyor. 

Köy, kalabalık olmayan bir doğal rezerv alanında yer aldığından çevrede dolaşmak için özel ulaşım kullanılması tavsiye edilir. Köy, diğer doğal güzelliklerin yanı sıra kuş gözlem olanaklarının da bulunduğu yürüyüş parkurları üzerinde yer almakta. Büyük Menderes Deltası yüzmeye elverişli değil, daha çok balıkçılık yapılan bir sulak alan. Ancak deltanın en ucunda yer alan yüzebileceğiniz ve yerel balıkçılar tarafından yakalanan taze balıkların tadını çıkarabileceğiniz Karina’ya arabayla 10 dakikada ulaşabilirsiniz. 

Ayrıca yaklaşık 45 dk – 1 saatlik yolculukla Dilek Yarımadası Milli Park’ının berrak suları ve güzel doğal manzaralı birçok istisnai plajlarından birine gidebilirsiniz. Eski Doğanbey’in de sınırları içinde kaldığı Dilek Yarımadası Milli Parkının plaj tarafı yarımadanın kuzey tarafında. Yarımadanın güney tarafında yer alan köyümüzden plajlara yaklaşık 20 km lik bir yürüyüş parkuru var ancak araç yolu bulunmuyor.  Kuşadası’na daha yakın ve plajlara giriş gün içerisinde ücretli (araçlı veya yaya) ve konaklama yasak.  

Karina gün batımında
Milli Park yürüyüş parkuru

Eski medeniyetlerin Büyük Menderes Deltası ve civarında çok önemli izleri var… Priene, Miletos, Apollon Tapınağı & Didima, Magnesia, Efes ve Meryem Ana Evi gibi antik kentler yakınlardaki birçok cazibe merkezi arasında. Bunlardan bazılarına yazılarımda ayrıca değineceğim… 

Köye gidemediğim zamanlarda evimizi yani hem büyük beyaz konak “White Mansion” hem de arkadaki küçük taş ev “Tiny Stone House” olarak kirada… Böylelikle hem evlerin masrafını çıkarıyor hem de bakımını yapabiliyorum. Üstelik fırsat bulup da tanıştığım misafirler ile dost oluyoruz genellikle; onlar da bana başka dünyaların kapılarını açıyor. Merak edenlere detaylar burada:

White Mansion: https://www.airbnb.com.tr/rooms/2680883?guests=1&adults=1&s=67&unique_share_id=14e5eebc-0115-4e47-b520-100ddc108011

Tiny Stone House: https://www.airbnb.com.tr/rooms/50408309?guests=1&adults=1&s=67&unique_share_id=162dfc7f-41c3-4484-8aa8-259960816837

Köye dair başka detaylı bilgileri buralardan okuyabilirsiniz:

Köye en yakın plaj Karina…. Kendi kalemimden!

Arzu Aksaya tarafından 2021’de yazılmış detaylı ve güzel bir yazı neredekal.com blog sayfasında:

https://www.neredekal.com/blog/sokede-sakin-ve-tatli-bir-huzur-eski-doganbey-koyu/

Bol resimli Yolculuk Terapisi blog yazısı Zeynep Atılgan Boneval kaleminden:

https://www.yolculukterapisi.com/doganbey/

Söke Belediyesi’nin kısa ama öz Eski Doğanbey tanıtımı:

https://www.soke.bel.tr/tarihi-merkez/eski-doganbey-koyu/12

Ekşi sözlükte Eski Doğanbey 

https://eksisozluk1923.com/doganbey-koyu–1919970?p=1

Eski Doğanbey'de kapı önü 1991 & 2020

Annemin Evinde…

Annemin evinde rüyalarıma döndüm. Bir gece ansızın düşümden düştüm. Birinde karnavallarda kördüm; diğerinde bulutlarda kördüğüm. Annemin evindeki rüyamda annemin öldüğünü gördüm. 

Annemin evinde çocukluğuma diz çöktüm. Bir ben varmış oyunlarımın hülyalı evreninde, kurmaca bir kâinatta yek başıma kendime çözüldüm. Arkadaşlarım, kuzenim, babaannem ve ilkokul öğretmenim geçti içimden. Geçip gittiler, yine kendime kaldı gönlüm. 

Annemin evinde babamı gördüm. Çekip gitmelerinin izini domatesli pilavla örten annemin evinde. Hiçbir yere ait olmayan bir adamı, yalnızlığının ortasında gördüm. Annem yoktu, pilav yoktu, domatesler dolapta çürüyordu. O gün, o salonda, o sessiz fırtınada; çaresiz bir kız çocuğuna döndüm. Kimselere göstermediğim yaralarım kanadı; kabuklarını ilmek ilmek söktüm. 

Annemin evinde öldüm, bir kez daha… Sonlardan son beğendiğim gözyaşı kokulu maziden değil, sevgiye doyamayan gözü kara kâbuslardan değil. Bugünün pürtelaşında değil, yarının sayıklamalarında hiç değil. Varlığımın orta yerinden çatlayıp da içimden dışıma akan hüzne bakarak öldüm. 

Annemin evinde kendimi gömdüm. Çaresizliğimi, kavruk yapayalnızlığımı bohçalayıp üstüne tatlı kokular sürdüm. Solmuş resimler, eskimiş şiirler, kurdelalı lüleler üfürdüm. Merasime gerek yok; ölümlerden dirilip bitiveren, başka bahara yeniden doğacak, başka kışa yine solacak bu sancılı döngü benim ömrüm. 

Annemin evindeyim. Babamın gözlerindeyim. Babaannemin yemenisindeyim. Uzaklardaki dostumun ormanlara saldığı çığlıktayım. Yakınlardakinin unuttuğu dumanlı rüzgârdayım. Sevdiğimin koynunda, sevmediğimin boynunda saklıyım. Annemin evinde, çok çok uzaklardan kendime döndüm. 

Sormal

17/12/2019 – İstanbul

Sevdiklerini sevmemeye karar verebilir misin? Sevmediklerini sevmeye? Ölen bir yıldızdan ışık, soğuk gezegenlerden toz parçaları, nebulalardan gaz bulutları devşirebilir misin hayatta kalabilmek için? Ağlayarak kuruyabilir, yalnız başına büyüyebilir misin? Çürüyebilir misin içten içe kemiren hüzünle?
Dün babama sarıldım. Kucakladığım o değildi biliyorum; ya da en azından onun cisminde kokladığım. Ardından çocukluğumla vedalaşır gibi ağladım; içime aktı yaşlarım.
Sonra kaçtım… Kendimi kovaladım, yakaladım ve bıraktım. Kafesinden salınmışçasına saldırdım; aşkı, heyecanı, tutkuyu aradım. Yarınımız yoksa dünün acısını bugünden çıkarmalıyım.
Ama hepsini sessizce yaptım. Belki çarpışan göktaşlarım gözüktü uzaktan bakan simalara. Belki bir vardık bir yoktuk masallardan dökülen parçalarda. Belki sesi duyuldu hıçkırığımın. Belki dibi yanmış yüreğimin kokusu yayılıyordu tavan arasında. Ama sessizce yaptım ve uzaklaştım sessizce.
Çünkü ben de bilmiyorum bu yuvarlanmanın akıbetini. Kuyulardan çektiğim anılar küf kokuyor. Ucundan yakaladığımı sandığım heyecanlar aniden sönüyor. Hepsinin ortasında ve her şeyden gayri bir ben varım biliyorum. Kendime varamıyorum. Yanaşamıyorum bile. Bir girdap gibi etrafımda dönüyorum kendimin. Ellerim göğsümde kavuşmuş, açamıyorum. Dokunamıyorum istediğime, tükeniyorum olduğum yerde.
Belli ki yorulmuşum; nefesimin demi savrulmuş aleme. Belli ki birikmişim kendi içimde; konduramadıklarımız siniyor kökümüze. Belli ki unutmuşum; susuyordu her çarpıntı en nihayetinde. Sonlardan son beğenebilir mi insan kendine?

Pencere

04/06/2019 – Söke

pencere ince

Buradalığın özü… Kendime biçtiğim cennet parçası köşemden izliyorum dünyamın kenarlarını. Karşı pencereden söğüt dallarının rüzgârda bir o yana bir bu yana dans edişi. Gerçi bilmem söğüt mü; anlamıyorum ağaçların dilinden o denli… Şehir çocuğuyum besbelli. 

Penceremden dışarı süzülüyor gözlerim. Çerçevenin dışına saklanmış iki direk arası gerili tellerde bir serçe yerleşmiş, köyü seyrediyor. Gerçi bilmem serçe mi; tanımıyorum kuşları kanatlarından… Metropol mağduruyum doğuştan beri. 

Ama kaçmış gelmişim buralara… Yeşilin taşı sevdiği; taşın, dünyanın en sert, en köşeli varlıklarından birinin bile dağın heybetinde eridiği, varlığını ormana hediye ettiği bu kara parçasındayım. Kara dediğim, manzaramız denize nazır, alengirli. Kocaman bir nehrin daha kocaman bir denize kavuştuğu deltamızın gündüz ışıltısı, gece yakamozu yıkıyor bizi. 

Sağımda söğüt – belki – karşımda tellerin arasından evleri seyreden serçe – büyük ihtimalle – ve solda kumdan adalarla bezeli körfez… Güneşin sevgili çocuğuyum, ya da ayın, ya da yıldızların, ya da rüzgârın. Penceremden hepsini birlikte kucaklıyorum. 

Uzaktan gelen motor sesleri, karşı yakadan çınlayan çay kaşıkları, içeri girip çıkan kararsız uçuç böcekleri kaçırmıyor neşemi. Önemsiz ayrıntılar değiller; ehemmiyetleri kendilerinden öte bir varoluşun bozamadıkları sakin ritminde gizli. En sevimsizi komşuların boğuk sesleri, misafirlerin sahte gülüşleri. Onları bile görmezden gelebiliyorum penceremin ardında otururken. Gerçi çok yaklaşmıyorum kenara; ne de olsa şehrimden bu dingin kaçamak süreli… Sanki yarın bitecek gibi. Yine de telaş etmiyorum; yarından önce şimdi var, buranın çok daha yavaş nefesi. 

Güneş cilalıyor tenimi… Biraz sıcak mı oldu ne? Gerçi sıcak dediğin göreceli. Batışına çok kalmadı, bu son demleri. Hoş görmek lazım ölen yıldızın son saatlerini. Tepelerin ardına saklandığında özleyeceğiz onu; tek tesellimiz ertesi sabahın vaadi. Bak şimdi dağdan taze rüzgârımız geldi; henüz haşinleşmemiş yüreği. 

Hem söğüt neşelendi – tabii ki söğüt, keyfinden belli. Hem kuşumuz kanatlandı – belki de deminki uçuç böceği artık yok, bizim serçe de onun eceli. Hem uğultuda kayboluyor insan sesleri. Bu mevsim en güzeli, güneşin rüzgârla seviştiği.

Azıcık kaykılırsam gölgeye kaçabilirim aslında. Ama ne gerek var; kendimizden kaçamıyoruz nihayetinde. Ya da soyunabilirim; evrenle aramızdaki katmanları azaltırım ki esintisi tenimi yalasın. Ama üşeniyorum; ölesiye tembelim çünkü şehir çocuğuyum, dünden öfkeli, yarına borçlu ezelden beri. O yüzden tek damla nefesi heba etmemeli… Buradalığın dibi. 

Bir kırlangıç geçiyor önümden – bu kez eminim, renklerinden tanıyorum, kitaplardan görmüşlüğüm var. Tatlı bir koku geliyor içeri; tahminim denizle karışık kekik ve hışırdayan yaprak sesleri. Sallanıyor içi sayıklama döşeli defterimin yaprakları, aynı söğüt gibi. Ben buradayım, tamam da… Gönlüm nereli?

Kedi

30/05/2019 – Datça

kedi bakışı

Dön dolaş dur…

Bana uzandığım yerde patisini uzatan yavrunun sıcaklığını tenimde hissettiğim gibi duymuyorum seni. Güneş yumuşakça yalıyor sallanan koltuktan sarkıttığım ayak parmaklarımı. Kucakladığım uzaktan gelen dalga sesleri, puhu kuşları ve dibimdeki sakin gırlama. Sen değilsin bunların hiç biri; belli ki bulutların esintisi öyle bir yükü taşımıyor böyle bir mesafeye. 

Patinin sahibi bir iki okşamaya tamah edip yanıma kıvrılıyor. Başını yavaşça boynuma uzatıyor; dudaklarıma yaklaşıp kokluyor. Aynı senin gibi, sanki. Kırlangıçlar tepemizde fink atıyor. Bir horoz gökten şaha kalkmış güneşi kovalıyor. Okşuyorum seni, içimdeki yaralı izini. 

İyice sırnaşıyor tekir. Bir tur atıyor etrafımda; kucağımda çörekleniyor. Sıcaklığı mahmur sabah serinliğinde ısıtıyor beni. Bulutlar geçiyor asil yıldızımızın önünden; gölgeli meltemde hafiften ürperiyor ayak parmak uçlarım. Yine de almıyorum onları içeri; tembel bir başkaldırış benimki. 

Çizgili minderde uzanıyoruz birlikte; ben ve gırlayan kedi. Ne buradalığımızın farkındayız, ne de budalalığımızın. Bir elimi tüylerinin üzerinde gezdiriyorum istediği gibi. Sevgiye dokunmak peşindeliğimizi koyuyoruz ortaya; yarı çıplak ve aheste. 

Oysa buraya seni unutmaya gelmiştim; sabah sabah öldürdün beni. 

Balkon

03.03.2019 – İstanbul

gölge ince

Gözlerini balkonun köşesindeki kovadan ayıramadan dikildi ilk cemre güneşinde. Sırtındaki anne örgüsü hırkanın üzerinden içine işleyen sıcaklığın kemiklerine sızmasını bekler gibi. Kırmızı sardunyanın boynunu uzatıp günaydın diyeceğini düşlercesine ümitli. Ama gölgenin soğuk karanlığını hala duyuyordu ayak parmaklarının ucunda. 

Terlik sevmezdi oldum olası… Yazın çıplak ayak, kışın patikle dolaşırdı hep. Sanki evin ruhu aşağıdan yukarı içine geçecekti; veya tam tersi. Huzurlu ise dinginlik, stresli ise gerginlik bulaşacaktı zeminden. Üşümekten çok hapsolmaktan korkardı; pislenmekten çok kıstırılmaktan. 

Güneş vardı gökyüzünde; balkonda ise ufak bir parçası gölgelerde gösteriyordu kendini. Aslında baktığı kırmızı kova değildi; sardunya değildi; balkon değildi. Hatta güneş bile değildi. Gölgeleri düşünüyordu bu sessiz sabah saati. Nasıl geçişken, nasıl geçirgen olduklarını. 

Gözleriyle zihni aynı yerde değildi aslında. Özlediği ile vardığı aynı değildi. Sevdiği ile seviştiği aynı değildi. Korktuğu kahraman yüreği bir köşeye sinmişti. Cesaretle eziyet arasında dikiliyordu. Ya daldırıp paspası süpürüverecekti bu haylazlığı; ya da besleyip yeşertecek, çiçek açtıracaktı yaban otu misafirini. 

Bekledi uzun uzun; ne ileri ne geri gidebilmenin sisinde. Güneşi izledi, gölgeyi bekledi. Bir şey yapmadı; yapmak karar vermek demekti… vermedi. Bekledi. 

Muska

23.02.2019 – Söke

İlkokuldan sonra kolej sınavlarına girerken yutturmaya çalıştıkları okunmuş şeker, pirinç ve bilimum beyazgiller ailesinden bildim bileli kılım bu meseleye. Hadi şekerin bilimsel bir izahı var; kan dengen zıplıyor, odaklanıyorsun falan, bir şeyler. Pirinç ne ayak? 

Sonra orta okulda zorla kafama tülbent gerip kurşun dökülmüşlüğüm var. O ne biçim ses ya… Cıssss! Başka yerde duysan yardıma koşarsın; aman yanıyorum yetişin dostlar! Sonra da tavadaki abuk subuk cisme bakıp bir takım yorumlar. Nazar var kesin; orası mutlaka olmazsa olmazı bu işin. 

Ama şu binbir kere katlanmış mereti atamıyorum bir türlü. Cüzdanın pis bir köşesinde sıkışmış kalmış. Oradan sökemiyorum. İçinde dua mı var büyü mü bilmiyorum. Bilsem de fark etmez ya. 

Babaannemin muskası bu; sakın atma demiş halam, sıkıştırmış elime bundan birkaç sene önce. Unutmuştur aslında kesin; ama ben unutamıyorum. Bir gün mezarına gidersem yanına gömeceğim. 

Erik

23.02.2019 – Söke

bahce erik

Gözlerini kapattı. Dua eder gibi bir hali vardı. Elindeki can eriğini itinayla tuzlamış, ilk ısırığı almak için o mükemmel anın arifesinde duraklamıştı. İlk ısırığın tadı bir başka olurdu çünkü. Bir daha aynı ısırığı yapamazdı; bir daha dişlerinin arasından sızan suyunu yekten geri çekip dilinin ucundaki tuzla birleştirdiğinde aynı hazzı duyamazdı. 

Belki önündekilerin hepsi bitene kadar durmayacaktı. Belki her birinde uzun soluklu bir nefes verecekti. Belki dudağını ısıracaktı arada; gerçek mi diye kontrol edecekti. 

Gözlerini açmadan bahçeyi düşledi. Ayaklarını kurbağalı havuza daldırıp güneşlendiği, rüzgarlı sabahlarda yüzünü esintiye verdiği bayır aşağı bahçesi. Isırmadan önce onları düşledi. O kızgın, hiddetli, yumuşak, sevecen ve heyecanlı, efir efir yüzlerini. Annesiyle babasının ağacı ilk dikişlerini. 

Tam dudaklarının dibinde ağacı düşledi. Yaprakları, dalları babası; kökleri annesiydi. Isırdı.

Metal Soğuğu

23.02.2019 – Söke

Kenarda, sokağın en korunaklı köşesinde bekliyordum. Eve henüz gelmemiş, belli… ışıklar yanmıyor. Eminim, aylardır neredeyse her gece bu sokakta dikiliyorum saatlerce. 

Çünkü her gelişinde önce salondaki ayaklı lambayı yakıyor. Başka ışık açmıyor genelde. Bazen, eğer cama yakın oturursa, bilgisayarın beyaz donuk ışığından yüzünü izliyorum. 

Arada bir eve birilerini atıyor. Pek bir tipi yok; sarışın, esmer fark etmiyor. Hiç sabaha kalmıyorlar; çıkışlarını gözlüyorum kuytu köşemden. Onlar gitmeden dönmüyorum böyle gecelerde. Sanki bana emanetmiş gibi… Hangisi emin değilim; sarışınlar esmerler mi benimki mi. 

Bu gece fazladan soğuk. Yine bekliyorum. Yorulmuşum biraz, sokak lambasının direğine dayanıyorum. Soğuk metal değiyor tenime. Ürperiyorum. Belki gelmez bu gece. 

Islak Köpek Kokusu

23.02.2019 – Söke

“Ben seni bildim bileli böylesin” dedi Tuncay; “kendini sokaklara vuruyorsun aşık oldu mu”. Biraz şıpsevdi olduğum doğru, evet ama o kadar da değil diye düşünüyorum içimden. “Nasıl yani?” diye dikleniyorum. 

İçimden başka bir diyalog devam ediyor kendimle. En son geçen sene çok fena takıldım o çocuğa, diye düşünüyorum. Tuncay sallanmakta olan bedenime destek veriyor bir yandan. “Hatırlamıyor musun? Geçen sene az toplamadım seni parklardan!”. Ne parkı ya, ben köpekleri kovalıyordum diye düşünüyorum. 

Ama demiyorum Tuncay’a. “Hem de yağmur çamur, ıslak banklarda sızıyordun” diyor. Demiyorum ona, içimden söyleniyorum… Mavi gözlü peşinden sokak köpeklerini kovalıyordum. 

Geceleri yem verdiği rotadan gizli gizli onu izlediğimi, uzaktan görüp de yanına yanaşmaya cesaretim olmayınca en yakın bankta sızdığımı; uzaklaşınca köpeklerin yanına gittiğimi, yağmurda ıslanan tüylerini okşadığımı, kokladığımı demiyorum. “Biraz dağıldım bi ara” diye geçiştiriyorum.