Göçebe Cadılık Müessesesi & Türkiye Nomad Fest 2025

Önümde iki kavram var açıklama gerektiren…

Göçebelik Meselesi

Aslında pek titr, meslek veya görev başlıklarıyla tanımlanmaya inanmıyorum. Klasik mesleklerin hala revaçta olduğu, yenilerinin doğumuna şahitlik eden bir neslin evlatlarıyız. Ve itiraf ediyorum ki biz de bu kalıpların içinde kariyer yapacağız diye yola çıktık. Ama geriye dönüp bakınca, kapımıza zorla dayanan üniversite seçimi arifesinde de benim şahsen hayalim birden meşguliyeti olan bir insan olmaktı. Lise yıllarımda hem mimar olacağım, hem film setleri tasarlayacağım, hem de sanatla uğraşacağım; sergiler açan, kitaplar yazan, besteler yapan ve arada zevk için sahneye çıkıp şarkı söyleyen bir kadın olacağım derken biraz abartmış olabilirim. Gerçekten de bunların hepsi ilgi alanımdı ve birinden bile vazgeçmek bile istemiyordum. 

Fakat hayat insanı nasıl yontuyorsa ben de öyle yavaş yavaş hizaya geldim. Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık bölümüne büyük bir şevkle ve dereceyle girdiğimde eteklerimdeki taşlardan önce müzik düştü yere. Set tasarımına neredeyse hiç girmedim; baba mesleğinin arka perdesindeki zorluklar zaten çocukluğumun fonunda yıllarca arabesk çalmışlardı. Sadece bir kez, kadim bir dostumun tiyatro festivalinde sahnelediği oyuna imza attım haylaz bir hevesle. Mesleğin yancısı olduğu için çizmeye devam ettim; ta ki dijital dünya elimizden kalemleri alıp fareleri klavyeleri baş tacı edene kadar. Yazmaya ise hep devam ettim; ama hayat mücadelesinin izin verdiği kuytu köşelerde, ve anca kendi kendime. 

Yine de insanın içindeki çekirdek hiç değişmiyor… Çok yönlülük ve değişkenlik kariyerimin ana teması oldu sonuçta. Önce mimar, oradan deneyim tasarımcısı, yetmedi gönüllü, hadi oradan dernek kurucusu, e para kazanmak da lazımdan eğitmen ve eğitim tasarımcısı oldum. Tabi bunların hepsinde bir tüzel kişilik gerektiğinden, bir yandan da yönetici, muhasebeci, IK uzmanı, müşteri temsilcisi, pazarlama ve satış sorumlusu yani her iş yapılırcı oldum. Bir ara moda kavram “maker” dedik kendimize; hatta Türkiye’nin ilk Maker Atölyesini kurduk, sosyal girişimci olduk. Öte yandan hayatımıza anlam katan Robotel Türkiye sayesinde sivil toplum dünyasının içine daldık. Bir baktım ki benim kariyer yolum daralıp te bir hedefe gideceğine yayıla yayıla bir yelpaze olmuş. Kartvizitimde yazanlar tanımların sürekli değişmesi de kanıtı. 

Orta yaşın ortasında, dünyanın Kovid golü ile özel hayatımdaki cephelerin kesiştiği noktada bir yerlerde bu “maymun iştahım” ile barıştım. Kendimi akışa bırakıp sevdiğim konularda, hayatıma anlam katan yerlerde ve elimdeki imkanların açtığı yollarda ilerledim. Bir noktada da tükenmişlikten hiç bir şey yapmadan çıkmak gerekti ki; durabilmek aldığım en büyük dersti. hem biteni yolcu etmek hem de yeniden başlayabilmek için kendimi yollara verdim. Sadece gitmek, kaçmak değildi hedefim; bir yerlere varmak da değil. Sadece yolda olmanın inanılmaz hafifliği, huzuru; konfor alanının dışına çıkmanın özgürleştirici gücü; esneye esneye kırılmaz olmanın verdiği cesaret ve hayatın o kusurlu muhteşemliği ile kucaklaştım. 

Böylece yarı göçebe oldum! Tam diyemiyorum; zira hala bir baz istasyonum, evim dediğim bir kalem var. Ama yolda olma, planları niyetlere çevirip fırsatları kovalayarak yaşama fikri giderek hayatımın merkezine yerleşti. Hatta öylesine damarlarıma işledi ki belli bir süreden fazla aynı yerde kalınca “bitim kanlanmaya” başladı. Böylece hayatım yarı seyyah, yarı emekli hale geldi. 

Cadılık Meselesi

Yollara vurdukça dünyanın nimetlerine giderek daha çok minnet duymaya; toprak anayı incitmeden, onun bize hediyelerinin kıymetini bilerek ve doğaya daha uyumlu nasıl yaşarıma kafa yormaya başladım. Eskiden daha bir şehir insanı iken, tabiatın sonsuz döngüsünden güç ala ala daha bir dört element insanı oldum. 

Önce sema ile barıştım… Doğan, batan güneşe selam ettim; bulutlarla gönül eğlendirdim; fırtınada eğilip rüzgara direndim; aydan, yıldızlardan şifa bekledim. Gün geçtikçe kainatın güzelliğine daha çok hayran olmaya, gökyüzünün binbir haliyle aşka gelmeye başladım. 

Sonra su ile helalleştim… Çizdiğim her rotda ya nehri ya denizi mihmandar ettim. Kıyısında estim, ferahladım; ortasında daldım, hem suya hem kendi içime; yer yer akıntısına teslim oldum veya önünde saygı ile eğilim kenara çekildim.

Ardından toprakla kavuştum… Bahçemin ağaçlarına dokunmaya, meyvelerini toplamaya, çiçeklerini koklamaya, yaprakların salınışında huzur bulmaya başladım. Oradan sokaklara, korulara, ormanlara, vadilere, dağlara çıktım. Verdiği bereketli hediyeleri minnetle kabul edip israf etmeden değerlendirmeye giriştim. Anamdan miras izleri, tarifleri, tatları izledim. Sirkeler, reçeller, soslar, likörler, şaraplar, konserveler, baharatlar, yağlar, kocakarı ilaçları derken; kendimi topraktan gelenin toprağa dönen rotasında da yolcu belledim. Sobamın külünü, çöpümün kompostunu biriktirdim; şifalı bitkiler ektim. 

En son da ateşle oynaştım… Hem alevli hem içte olanda kendimi yakmadan ısınmayı öğrendim.Dostluğu sevgi, kahkahalar ve aş ile, aşkı özen ve emekle beslemeyi; başka ateşlerle gerektiğinde birleşip yükselmeyi gerektiğinde karşılıklı alan verip küllenmeyi becerdim. Bir de yokluğumuz bunca yakınken, durup sadece var olmayı. 

Zamanla doğal beslenme, doğal şifalar, doğal lezzetler, doğal kozmetikler yapar; bunları eş dost ile paylaşır oldum. Arada da ne iş yaparsın sorusuna “cadılık” demeye başladım. Nitekim sonradan merak sardığım tarih, mitoloji, felsefe, ezoterizm dergahından da materyalist olmayan elementlere meylettim. Kendi dertlerimi şifalandırayım derken kadim dünyanın da yolcusu oluverdim. 

Kariyer Meselesi

Göçebe Cadılık konvansiyonel anlamda bir meslek değil; kariyer hiç sayılmaz. Aslında bu minvalde yaptığım işlerden para da kazanmıyorum. Ne ürettiklerimi satıyorum ne de nasıl yapılır içeriklerini; sadece dileyenle paylaşıyorum. En fazla resmini, videosunu çekip yayınlıyorum veya masrafına ortak ediyorum. 

Bir yandan da gittiğim her yerde yeni yarenlikler biriktiriyorum. Kimi gönüllülükten, kimi dert ortaklığından, kimi iş kimi meşk yoldaşlığından, kimi ise sadece yolların kesişmesinden doğan dostluklardan da başka filizler yükseliyor. 

Mesela biri ARTEMİTOS… Sanatın mit ile buluştuğu, nefes ve vücudun arketipler ile dile geldiği, içimizdeki gücün şiddetsiz iletişimle paylaşıldığı bir yolculuk. Disiplinler arası bir kadın inzivası.Hem bireysel rotamızda beslenebileceğimiz, hem de yoldaşlarla üretip paylaşarak çoğalabileceğimiz bir sürdürülebilir seyahat deneyimi. Ama bunu ayrıca zamanı gelince daha detaylı yazarım. 

Bir diğeri de Türkiye Nomad Fest organizasyonu; daha doğrusu yeni nesil göçebeliğin adı Digital Nomad camiasının Türkiye’deki buluşma adresi. Dünyada epey yaygınlaşan bu dijital göçebelik kavramını ve yaşantısını onlar daha iyi anlatırlar. Kendileri camianın nicedir takipçisi, girişimcilik dünyasının mihenk taşlarından iş insanları ve Ekim 2025’te Türkiye’nin ilk Nomad Festivalini Alanya’da düzenlediler. Ben de size konuya nasıl dahil olduğumu anlatabilirim.

Bir yandan göçebelik ve cadılık konularında düşünür ve Artemitos gibi projeler üretirken; bir yandan da profesyonel hayattan biriktirdiğim dostlarla sohbet ederken bu dijital göçebelik kavramı ile tanıştım. Bizim Türk tarihinden bildiğimiz göçebe kültüründen biraz farklı ama ondan ilham alan bir camia bu. Teknoloji sayesinde uzaktan, hatta dünyanın her yerinden çeşitli işlerde çalışabilme becerisine ve imkanına sahip bu insanlar bir yandan seyahat ediyor bir yandan üretiyorlar. Kiminin benim gibi arada döndükleri konvansiyonel bir evleri var; kiminin ise yuvası her seferinde dünyanın başka bir köşesi. Girişimcilik ekosistemi içerisinde yıllardır emek veren arkadaşım Neşen Yücel ve yakın zamanda kaybettiğimiz eşi Patrick Bosteels nicedir bu caimanın takipçisiydi. Birkaç yıl önce Türkiye’de Nomad festivali yapmaya niyetkenmişleri; şartlar el vermemişti. Neşen, aynı yolda hayal kuran iki kadın dostu – Mine Dedekoca ve Gizem Burtecin ile kolları sıvadı ve 2025’te dünyanın dört bir yanından yeni nesil göçebeleri Alanya’da buluşturmayı başardı. Ben de bu buluşmada Göçebe Cadı olarak yer almaktan gurur duydum. 

Türkiye Nomad Festivali Deneyimim

Türkiye’de ilk kez yapılan bu festivalin genel tanıtımını ve içeriklerini sitesinden ve sosyal medya hesaplarından daha iyi inceleyebilirsiniz. Ben ise izlenimlerimi, yorumlarımı ve bana kattıklarını paylaşabilirim…

Öncelikle organizasyon ekibine şapka çıkarıp önlerinde saygı ile eğiliyorum. Uluslararası bir etkinliği profesyonel seviyede bir başarıyla düzenlemekle kalmadılar; bunu yapmacıklıktan uzak, samimi, sıcak bir buluşma haline getirdiler. Böyle etkinliklerde ilkinin gerçekleşmesi bile mucize sayılırken, dünyanın dört bir yanından bu camianın bilinen simaları ve emektarını bir araya getirerek bendeniz gibi yeni yetme göçebelerle kaynaştırdılar. Ev sahibi otelin desteği ile konaklamadan toplantıların yapıldığı otağı çadırına, zengin ve çeşitli içeriklerin yer aldığı dolu dolu programdan sohbetin doruk yaptığı akşam eğlencelerine kadar ayakta alkışlanacak bir iş çıkardılar. 

Birkaç gün boyunca ard arda ve bazen eş zamanlı çeşitli oturumlarda; dijital göçebelik, co-living & co-working dediğimi zortak yaşam ve çalışma ortamları, girişimcilik ve solo girişimcilik dünyasının araçları, yapay zeka ve diğer teknolojinin yarattığı fırsatlar, gezgin bloggerlar, benim gibi karma modellerin örnekleri dışında sanat ve wellness seansları da yer aldı. İsteyen istediğine katılmakta serbestti; ama çoğumuz bu ilk buluşmanın motivasyonu ile yeni ve eski dostları sunumlarda ve atölye çalışmalarında yalnız bırakmadık. Arada da tatlı molalar alıp Ekim’de Alanya’nın havasından, suyundan, eğlencesinden faydalandık. Akşamları kaynaşma çemberleri, güzel sohbetli yemekler, eğlenceli ve kostümlü partilerle birbirimizi daha yakından tanıdık. 

Ben kişisel olarak birden fazla kazanımla ayrıldım Alanya’dan. Hem kenarından duyup merak ettiğim bu dijital göçebe camiası ile yakından tanışma, nasıl yaşadıklarını, neleri önemsediklerini ve hayata bakışlarını anlama fırsatım oldu. Bir yandan kendi projemi sunup geri bildirim alma şansım, bir yandan da taze bir yarı göçebe olarak paylaşılan hikayelerden nasıl ilham alabileceğimi, diğerleriyle neler paylaşabileceğimi ve ortaklaşa neler yapabileceğimizi görme imkanım oldu. En çok da samimi ama saygılı, gerçekçi ama umutlu, sıcak ve zarif, kalbi güzel, rengarenk insanlarla tanışmak çok iyi geldi. 

Şimdi ben de kıyısından bu göçebe dünyanın bir parçasıyım. Başka festivallerde dünyanın başka köşelerinde eski ve yeni yoldaşlarla buluşmak için şimdiden plan yapıyorum. Belki kimi festivale misafir kimine konuşmacı veya atölye yürütücüsü olarak katılacağım. Belki festival dışında bazı girişimleri yerinde ziyaret edeceğim. Ama şurası kesin ki bu Nomad Camiası da hem beslenip hem de üretebileceğim yeni bir alan daha yarattı bana; minnettarım. 

Not: Çektiği harika kareler kadar, hikayesini benimle paylaştığı için Chantelle Flores’e gönülden teşekkürler! 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir