Göçebe Cadılık Müessesesi & Türkiye Nomad Fest 2025

Önümde iki kavram var açıklama gerektiren…

Göçebelik Meselesi

Aslında pek titr, meslek veya görev başlıklarıyla tanımlanmaya inanmıyorum. Klasik mesleklerin hala revaçta olduğu, yenilerinin doğumuna şahitlik eden bir neslin evlatlarıyız. Ve itiraf ediyorum ki biz de bu kalıpların içinde kariyer yapacağız diye yola çıktık. Ama geriye dönüp bakınca, kapımıza zorla dayanan üniversite seçimi arifesinde de benim şahsen hayalim birden meşguliyeti olan bir insan olmaktı. Lise yıllarımda hem mimar olacağım, hem film setleri tasarlayacağım, hem de sanatla uğraşacağım; sergiler açan, kitaplar yazan, besteler yapan ve arada zevk için sahneye çıkıp şarkı söyleyen bir kadın olacağım derken biraz abartmış olabilirim. Gerçekten de bunların hepsi ilgi alanımdı ve birinden bile vazgeçmek bile istemiyordum. 

Fakat hayat insanı nasıl yontuyorsa ben de öyle yavaş yavaş hizaya geldim. Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık bölümüne büyük bir şevkle ve dereceyle girdiğimde eteklerimdeki taşlardan önce müzik düştü yere. Set tasarımına neredeyse hiç girmedim; baba mesleğinin arka perdesindeki zorluklar zaten çocukluğumun fonunda yıllarca arabesk çalmışlardı. Sadece bir kez, kadim bir dostumun tiyatro festivalinde sahnelediği oyuna imza attım haylaz bir hevesle. Mesleğin yancısı olduğu için çizmeye devam ettim; ta ki dijital dünya elimizden kalemleri alıp fareleri klavyeleri baş tacı edene kadar. Yazmaya ise hep devam ettim; ama hayat mücadelesinin izin verdiği kuytu köşelerde, ve anca kendi kendime. 

Yine de insanın içindeki çekirdek hiç değişmiyor… Çok yönlülük ve değişkenlik kariyerimin ana teması oldu sonuçta. Önce mimar, oradan deneyim tasarımcısı, yetmedi gönüllü, hadi oradan dernek kurucusu, e para kazanmak da lazımdan eğitmen ve eğitim tasarımcısı oldum. Tabi bunların hepsinde bir tüzel kişilik gerektiğinden, bir yandan da yönetici, muhasebeci, IK uzmanı, müşteri temsilcisi, pazarlama ve satış sorumlusu yani her iş yapılırcı oldum. Bir ara moda kavram “maker” dedik kendimize; hatta Türkiye’nin ilk Maker Atölyesini kurduk, sosyal girişimci olduk. Öte yandan hayatımıza anlam katan Robotel Türkiye sayesinde sivil toplum dünyasının içine daldık. Bir baktım ki benim kariyer yolum daralıp te bir hedefe gideceğine yayıla yayıla bir yelpaze olmuş. Kartvizitimde yazanlar tanımların sürekli değişmesi de kanıtı. 

Orta yaşın ortasında, dünyanın Kovid golü ile özel hayatımdaki cephelerin kesiştiği noktada bir yerlerde bu “maymun iştahım” ile barıştım. Kendimi akışa bırakıp sevdiğim konularda, hayatıma anlam katan yerlerde ve elimdeki imkanların açtığı yollarda ilerledim. Bir noktada da tükenmişlikten hiç bir şey yapmadan çıkmak gerekti ki; durabilmek aldığım en büyük dersti. hem biteni yolcu etmek hem de yeniden başlayabilmek için kendimi yollara verdim. Sadece gitmek, kaçmak değildi hedefim; bir yerlere varmak da değil. Sadece yolda olmanın inanılmaz hafifliği, huzuru; konfor alanının dışına çıkmanın özgürleştirici gücü; esneye esneye kırılmaz olmanın verdiği cesaret ve hayatın o kusurlu muhteşemliği ile kucaklaştım. 

Böylece yarı göçebe oldum! Tam diyemiyorum; zira hala bir baz istasyonum, evim dediğim bir kalem var. Ama yolda olma, planları niyetlere çevirip fırsatları kovalayarak yaşama fikri giderek hayatımın merkezine yerleşti. Hatta öylesine damarlarıma işledi ki belli bir süreden fazla aynı yerde kalınca “bitim kanlanmaya” başladı. Böylece hayatım yarı seyyah, yarı emekli hale geldi. 

Cadılık Meselesi

Yollara vurdukça dünyanın nimetlerine giderek daha çok minnet duymaya; toprak anayı incitmeden, onun bize hediyelerinin kıymetini bilerek ve doğaya daha uyumlu nasıl yaşarıma kafa yormaya başladım. Eskiden daha bir şehir insanı iken, tabiatın sonsuz döngüsünden güç ala ala daha bir dört element insanı oldum. 

Önce sema ile barıştım… Doğan, batan güneşe selam ettim; bulutlarla gönül eğlendirdim; fırtınada eğilip rüzgara direndim; aydan, yıldızlardan şifa bekledim. Gün geçtikçe kainatın güzelliğine daha çok hayran olmaya, gökyüzünün binbir haliyle aşka gelmeye başladım. 

Sonra su ile helalleştim… Çizdiğim her rotda ya nehri ya denizi mihmandar ettim. Kıyısında estim, ferahladım; ortasında daldım, hem suya hem kendi içime; yer yer akıntısına teslim oldum veya önünde saygı ile eğilim kenara çekildim.

Ardından toprakla kavuştum… Bahçemin ağaçlarına dokunmaya, meyvelerini toplamaya, çiçeklerini koklamaya, yaprakların salınışında huzur bulmaya başladım. Oradan sokaklara, korulara, ormanlara, vadilere, dağlara çıktım. Verdiği bereketli hediyeleri minnetle kabul edip israf etmeden değerlendirmeye giriştim. Anamdan miras izleri, tarifleri, tatları izledim. Sirkeler, reçeller, soslar, likörler, şaraplar, konserveler, baharatlar, yağlar, kocakarı ilaçları derken; kendimi topraktan gelenin toprağa dönen rotasında da yolcu belledim. Sobamın külünü, çöpümün kompostunu biriktirdim; şifalı bitkiler ektim. 

En son da ateşle oynaştım… Hem alevli hem içte olanda kendimi yakmadan ısınmayı öğrendim.Dostluğu sevgi, kahkahalar ve aş ile, aşkı özen ve emekle beslemeyi; başka ateşlerle gerektiğinde birleşip yükselmeyi gerektiğinde karşılıklı alan verip küllenmeyi becerdim. Bir de yokluğumuz bunca yakınken, durup sadece var olmayı. 

Zamanla doğal beslenme, doğal şifalar, doğal lezzetler, doğal kozmetikler yapar; bunları eş dost ile paylaşır oldum. Arada da ne iş yaparsın sorusuna “cadılık” demeye başladım. Nitekim sonradan merak sardığım tarih, mitoloji, felsefe, ezoterizm dergahından da materyalist olmayan elementlere meylettim. Kendi dertlerimi şifalandırayım derken kadim dünyanın da yolcusu oluverdim. 

Kariyer Meselesi

Göçebe Cadılık konvansiyonel anlamda bir meslek değil; kariyer hiç sayılmaz. Aslında bu minvalde yaptığım işlerden para da kazanmıyorum. Ne ürettiklerimi satıyorum ne de nasıl yapılır içeriklerini; sadece dileyenle paylaşıyorum. En fazla resmini, videosunu çekip yayınlıyorum veya masrafına ortak ediyorum. 

Bir yandan da gittiğim her yerde yeni yarenlikler biriktiriyorum. Kimi gönüllülükten, kimi dert ortaklığından, kimi iş kimi meşk yoldaşlığından, kimi ise sadece yolların kesişmesinden doğan dostluklardan da başka filizler yükseliyor. 

Mesela biri ARTEMİTOS… Sanatın mit ile buluştuğu, nefes ve vücudun arketipler ile dile geldiği, içimizdeki gücün şiddetsiz iletişimle paylaşıldığı bir yolculuk. Disiplinler arası bir kadın inzivası.Hem bireysel rotamızda beslenebileceğimiz, hem de yoldaşlarla üretip paylaşarak çoğalabileceğimiz bir sürdürülebilir seyahat deneyimi. Ama bunu ayrıca zamanı gelince daha detaylı yazarım. 

Bir diğeri de Türkiye Nomad Fest organizasyonu; daha doğrusu yeni nesil göçebeliğin adı Digital Nomad camiasının Türkiye’deki buluşma adresi. Dünyada epey yaygınlaşan bu dijital göçebelik kavramını ve yaşantısını onlar daha iyi anlatırlar. Kendileri camianın nicedir takipçisi, girişimcilik dünyasının mihenk taşlarından iş insanları ve Ekim 2025’te Türkiye’nin ilk Nomad Festivalini Alanya’da düzenlediler. Ben de size konuya nasıl dahil olduğumu anlatabilirim.

Bir yandan göçebelik ve cadılık konularında düşünür ve Artemitos gibi projeler üretirken; bir yandan da profesyonel hayattan biriktirdiğim dostlarla sohbet ederken bu dijital göçebelik kavramı ile tanıştım. Bizim Türk tarihinden bildiğimiz göçebe kültüründen biraz farklı ama ondan ilham alan bir camia bu. Teknoloji sayesinde uzaktan, hatta dünyanın her yerinden çeşitli işlerde çalışabilme becerisine ve imkanına sahip bu insanlar bir yandan seyahat ediyor bir yandan üretiyorlar. Kiminin benim gibi arada döndükleri konvansiyonel bir evleri var; kiminin ise yuvası her seferinde dünyanın başka bir köşesi. Girişimcilik ekosistemi içerisinde yıllardır emek veren arkadaşım Neşen Yücel ve yakın zamanda kaybettiğimiz eşi Patrick Bosteels nicedir bu caimanın takipçisiydi. Birkaç yıl önce Türkiye’de Nomad festivali yapmaya niyetkenmişleri; şartlar el vermemişti. Neşen, aynı yolda hayal kuran iki kadın dostu – Mine Dedekoca ve Gizem Burtecin ile kolları sıvadı ve 2025’te dünyanın dört bir yanından yeni nesil göçebeleri Alanya’da buluşturmayı başardı. Ben de bu buluşmada Göçebe Cadı olarak yer almaktan gurur duydum. 

Türkiye Nomad Festivali Deneyimim

Türkiye’de ilk kez yapılan bu festivalin genel tanıtımını ve içeriklerini sitesinden ve sosyal medya hesaplarından daha iyi inceleyebilirsiniz. Ben ise izlenimlerimi, yorumlarımı ve bana kattıklarını paylaşabilirim…

Öncelikle organizasyon ekibine şapka çıkarıp önlerinde saygı ile eğiliyorum. Uluslararası bir etkinliği profesyonel seviyede bir başarıyla düzenlemekle kalmadılar; bunu yapmacıklıktan uzak, samimi, sıcak bir buluşma haline getirdiler. Böyle etkinliklerde ilkinin gerçekleşmesi bile mucize sayılırken, dünyanın dört bir yanından bu camianın bilinen simaları ve emektarını bir araya getirerek bendeniz gibi yeni yetme göçebelerle kaynaştırdılar. Ev sahibi otelin desteği ile konaklamadan toplantıların yapıldığı otağı çadırına, zengin ve çeşitli içeriklerin yer aldığı dolu dolu programdan sohbetin doruk yaptığı akşam eğlencelerine kadar ayakta alkışlanacak bir iş çıkardılar. 

Birkaç gün boyunca ard arda ve bazen eş zamanlı çeşitli oturumlarda; dijital göçebelik, co-living & co-working dediğimi zortak yaşam ve çalışma ortamları, girişimcilik ve solo girişimcilik dünyasının araçları, yapay zeka ve diğer teknolojinin yarattığı fırsatlar, gezgin bloggerlar, benim gibi karma modellerin örnekleri dışında sanat ve wellness seansları da yer aldı. İsteyen istediğine katılmakta serbestti; ama çoğumuz bu ilk buluşmanın motivasyonu ile yeni ve eski dostları sunumlarda ve atölye çalışmalarında yalnız bırakmadık. Arada da tatlı molalar alıp Ekim’de Alanya’nın havasından, suyundan, eğlencesinden faydalandık. Akşamları kaynaşma çemberleri, güzel sohbetli yemekler, eğlenceli ve kostümlü partilerle birbirimizi daha yakından tanıdık. 

Ben kişisel olarak birden fazla kazanımla ayrıldım Alanya’dan. Hem kenarından duyup merak ettiğim bu dijital göçebe camiası ile yakından tanışma, nasıl yaşadıklarını, neleri önemsediklerini ve hayata bakışlarını anlama fırsatım oldu. Bir yandan kendi projemi sunup geri bildirim alma şansım, bir yandan da taze bir yarı göçebe olarak paylaşılan hikayelerden nasıl ilham alabileceğimi, diğerleriyle neler paylaşabileceğimi ve ortaklaşa neler yapabileceğimizi görme imkanım oldu. En çok da samimi ama saygılı, gerçekçi ama umutlu, sıcak ve zarif, kalbi güzel, rengarenk insanlarla tanışmak çok iyi geldi. 

Şimdi ben de kıyısından bu göçebe dünyanın bir parçasıyım. Başka festivallerde dünyanın başka köşelerinde eski ve yeni yoldaşlarla buluşmak için şimdiden plan yapıyorum. Belki kimi festivale misafir kimine konuşmacı veya atölye yürütücüsü olarak katılacağım. Belki festival dışında bazı girişimleri yerinde ziyaret edeceğim. Ama şurası kesin ki bu Nomad Camiası da hem beslenip hem de üretebileceğim yeni bir alan daha yarattı bana; minnettarım. 

Not: Çektiği harika kareler kadar, hikayesini benimle paylaştığı için Chantelle Flores’e gönülden teşekkürler! 

Fas Kraliyet Şehirleri / Batı  Fas

Öncelikle Fas tahminimden çok daha güvenli, rahat ve keyifli bir ülke… Konuya böyle başlıyorum çünkü Mısır deneyiminden sonra, kadınlardan oluşan bir ekip olarak Fas’a tursuz gelmeye  biraz çekiniyorduk. Ama hiç de korktuğumuz gibi değilmiş. Son değerlendirmemi baştan söyleyeyim, Fas’a tekrar giderim; üstelik turla değil kendi planladığım şekilde ve zamanlamayla! Hem göremediğimiz doğu Fes bölgesini ve Akdeniz kıyılarını gezerim; hem Marakeş başta olmak üzere bazı yerlere tekrar giderim. 

Tek tek tavsiyeler yazman yerine program akışını notlarımla paylaşıyorum. Tur programı içinde kalanları normal, bizim inisiyatif alıp kendi gittiklerimizi BOLD işaretliyorum. Ayrıca beğendiklerimizin yanına derecesine göre +++ beğenmediğimiz veya çok da gerek yok dediğimiz yerlere de işareti koyuyorum. Kritik lokasyonları da haritadan bağlantı olarak ekliyorum. 

Program

1.Gün ISTANBUL – CASABLANCA – MARRAKECH

  • Gece yarısından sonra 01.30’da hareket & yerel saat ile 04.35’de Kazablanka’ya varış
  • Marakeş’e otobüsle hareket (yaklaşık 3-4 saat) 
  • Marakeş şehir turu

2.Gün MARRAKECH

  • Marakeş Majorella bahçeleri ziyareti +++
  • Argan Yağı molası ++
  • Essaouira Turu (Atlas okyanusu kıyısında dünyaca ünlü eski Portekiz şehirlerinden biri):
    • Şehrin kalesi, balıkçı limanı ve Medina Çarşısı ++++

3.Gün MARRAKECH

4.Gün MARRAKECH – RABAT – CASABLANCA

5.Gün CASABLANCA – ISTANBUL

  • Havalimanı transfer & dönüş

Özet

Fas turu yapan programları karşılaştırıp birini seçerken biz hem ekonomik, hem de arada bize serbest zaman bırakan bir tercih yaptık. Çünkü bazı özel deneyim turları dışındakilerin hepsinde aynı yerlere gidiliyor. Sonuçta gördük ki bunların bazıları çok güzel bazıları gereksiz. Tur rehberimiz tüm iyi niyetine rağmen vasat idi… Bilgi seviyesi bizim gibi tarih, coğrafya, kültür meraklısı bir ekip için yeterli olmamakla birlikte ara ara kritik hatalar bile yaptı. Saygılı ve özenli iletişim kurmasına rağmen anlatımı, dil ve ifade becerileri ortalamanın altında kaldı. Ama bütün bunlar bizim için pek fark etmedi; çünkü arayı kendi bilgilerimiz ve araştırmalarımızla kapadık. Boş zamanlarımızda da turda yer almayan kritik nokta atışları ile gizli hazineleri keşfettik. Böylece Fas deneyimimiz çok keyifli bir seyahat oldu. 

Yine giderim diye baştan söylemiştim. Bir de üstüne daha çok alışveriş yaparım… Zira burada da bir pazarlık durumu var insanı canından bezdiren. Mısır kadar kötü olmasa da bir noktadan sonra alışveriş şevki bırakmıyor yine. Biraz bu nedenle biraz da zaman ve fırsat eksikliğinden istediğim kadar özgün alışveriş yapamadım. Argan yağında stok yaptım ama kaktüs ipeği kumaşından bir şey alamadım mesela. Ya da benim tarzım değil diye o özgün dokuma ceketlere heves edip cesaret edemedim; fakat kumaşından alıp istediğim modelde bir şeyler burada diktirebilirdim.

Sonuçta nasılda bir de doğu Fas niyetimiz var; buna bir de Cebelitarık geçişi eklersek tadından yenmez diye düşünüyorum. İçimde kalanları da o zaman tamamlarım. 

Konya & Şeb-i Arus veya Semra Nerde?

Mevlevi unsurlara merakım aslen mekansal kaynaklı. Lise yıllarımda Galata Mevlevihanesini keşfime dayanıyor. Bu kaosun ortasındaki huzur bahçesi Cuma akşamları Beyoğlu maceralarımıza atılmadan önce kankamla mola yerimizdi. Binanın içini de merak edip göz gezdirdiğimiz olmuştu ama ilgimzii çeken asıl bahçenin kendisiydi. Derslerin monoton ritminden kaçış ile eğlencenin dalgalı frekansı arasında burada şarj oluyorduk resmen. 

Sonraları Mevlana ve Şems’i biraz tanısam da aslında ne tam bir okuyucu ne de gerçek bir takipçi hiç olmadım. Hatta maneviyatla ilişkim yakın zamana kadar oldukça mesafeliydi; kendimi daha ziyade akıl ve bilim insanı olarak tanımladım. Ama sanata olan merakım ve mimar tarafım bu koca külliyata ucundan azıcık bakmaya vesile oldu. 

Yıllar sonra, uzun bir aradan sonra tekrar Galata Mevlevihanesine gittiğimde ilk gençliğimin buradaki anıları canlandı. Mekanın ufak bir müzeye dönüştürülmüş halini keyifle gezdik. Ama asıl bahçede saatler geçirdiğim zamanları anarak aynı dinliniği, huzuru iliklerimde hissettim. Akşam da sema törenine kalıp bu zaman yolculuğunu, görsel olduğu kadar ses ve nefesle de kalbe dokunan bir şölenle taçlandırdık. 

İşte o gün bugündür, Konya’ya ve özellikle Şeb-i Arus törenine gitmek istiyordum. Hatta bir önceki seneye aldığım uçak biletlerini törene bilet bulamadığım için iptal etmek zorunda kalmıştım. Bu sene ise karşıma bir tatilbudur.com fırsatı çıkınca kaçırmadım. Kızları organize edip beş kişilik grupla Konya çıkartmasına niyet ettim. 

Şebi Arus 2025_01

Program

Sabah çok erken trenle Konya’ya gittik ve günün kalanında pek çok yeri görme fırsatı oldu. Akşam Şeb-i Arus töreninden sonra konforlu otelimizde konaklayarak ertesi gün akşam trenine kadar tekrar otobüsle dolaştık. Dolu dolu ve keyifli bir programdı. Sadece ikinci gün öğlen saatinde biz ekipçe asilik yapıp gruptan ayrıldık. Açık büfe kahvaltıdan karnımız tok, yemeği atlayıp çarşıya indik ve alışveriş yaptık. Son duraktan sonra gruba ayrılan serbest zamanda da gidip Mithat’ın Tirit Lokantasında ünlü Konya Tirit yemeğinin gerçek lezzetini tattık. Öyle muhteşemdi ki gerçekten tiridine bandık! 🙂 

İlk gün: 

Karatay Medresesi 01
Karatay Medresesi 02
Karatay Medresesi 03
Karatay Medresesi 04
Karatay Medresesi 05
Karatay Medresesi 06
Şemsi Tebriz 01
Şemsi Tebriz 02
Şemsi Tebriz 03
  • Otele giriş & dinlenme
  • Şeb-i Arus Töreni
Şebi Arus 2025_02

İkinci gün:

Aya Eleni
Sille
Kelebek Bahçesi
Mevlana Türbesi 01
Mevlana Türbesi 02
Mevlana Türbesi 03
Mevlana Türbesi 04
Mithat Tirit 01
Mithat Tirit 02

Programda beni Şeb-i Arus töreni dışında en çok etkileyen şeyler, mekan olarak Karatay Medresesi Enerji olarak Şemsi Tebrizi Türbesi ve Camii ile her iki yönden de büyüleyici olan Mevlana Türbesi idi. Çok başarılı tasarlanmış müzesi ile Sille Kasabası tatlı bir dokunuş oldu ve programa nefes verdi. Kelebek Bahçesi ise turun en şaşırtıcı güzelliği idi; bayıldık. 

Şeb-i Arus

Kültür Merkezi’nde yapılan Şeb-i Arus Töreni beklediğimden biraz farklıydı. Mekanın büyüklüğü ve kalabalıklığı ilk başta acaba çok mu turistik bir etkinlikteyiz endişesi yaratsa da devamı o duyguyu tamamen unutturdu. Tören Ahmet Özhan’ın çocukluğumuzdan hatırladığımız sesi ile tasavvuf müziği konseri ile açıldı. Arkasından gelen selam ve sema töreni ise hakikaten muhteşemdi. Gerek geleneksel sema düzeni ve dervişlerin hareketleri, gerek modern mekanın başarılı aydınlatması ve düzeni seyirciyi başka bir dünyaya taşımaya yeterliydi. Tek can sıkan münasebetsiz izleyicilerin görgüsüz tavırlarıydı; onları da görmezden gelmeye çalıştık. Sonuçta yaklaşık iki saatlik törenden hepimiz “iyi ki” ile ayrıldık. 

Şebi Arus 2025_03
Şebi Arus 2025_04
Şebi Arus 2025_05

Tatilbudur Değerlendirmesi

Aslında turla gezmeyi tercih eden biri değilim. Kendim araştırıp rotamı ve programımı kendim belirlemeyi tercih ediyorum genelde. Böylece hem zevkime, keyfime ve zamanıma göre gezebiliyorum hem de spontane hareket etmek kabiliyetim oluyor. Bu turu tercih etmekteki sebebim Şeb-i Arus törenine yer bulmanın zorluğuydu aslında. 

Fakat tatilbudur.com tecrübemiz öylesine tatmin edici ve keyifliydi ki bana bu tur meselesini tekrar düşünme fırsatı verdi… Öncelikle seyahat öncesi bilgilendirme ve organizasyon hepimizden tam puan aldı. Ardından turun içeriğinden ziyade rehberimiz Mert Oymak’ın donanımı kadar zarif ve saygılı duruşu bizim ekibin de grubun tamamının da kalbini kazandı. Tüm duraklarda kozmopolit bir turda her katılımcıyı tatmin edecek dozda, ne az ne fazla  bilgiyi gerekli tüm detaylara hakim olduğunun özgüveniyle anlattı. Sorulara ve yorumlara sabır ve sakin cevaplar verirken yüzünde her daim bir tebessüm vardı. Profesyonellik ile samimiyetin hassas çizgisindeki asil duruşu ile memlekette hasretini çektiğimiz bir insan modelini bize yaşattığı için kendisine müteşekkiriz.

Tatilbudur Mert Oymak

Nerdesin Semra?

Tura katılmaya yanıma eküri ararken grubumuz önce iki, sonra dört kişi olmuştu. Semra ise yoğun programının arasında benim mesajları atlamış; sonradan görünce beşinci oldu. Ama rezervasyonu bizim ekipten sonra yaptığı ve tek olduğu için hem trende hem de otobüste bizden ayrı düştü. Üstelik turu dolaştıran büyük otobüste en arkaya yerleşince, tur boyunca indi bindilerde hep sona kaldı. Birbirimizden ayrı kalmamak için, her yeni durakta birimiz “Semra Nerde?” diye aranıyordu. Elbette şen şakrak bir ekip olunca bu soru, ilk üç beşten sonra aramızda bir espriye döndü. Durup dururken, olur olmaz “Semra Nerde” edaları yolumuzu kahkahalarla doldurdu. 

Sille 02
Sille 03
Mevlana Ekip

Kibirli Kibyra

Kibyranın yolu biraz sapaKıyıdan ve turistik şehirlerden biraz uzakta, içeride kendi başına bir tepede kibirle ayakta duruyor! Antalya’dan 2 saat, Burdur ve Denizli’ye yaklaşık birer saat mesafede; dağların arasında Gölhisar diye bir beldede tek başına, biraz burnu hava duruyor. 

Ama bu kibiri de hak ediyor doğrusu…Gerek gün yüzüne çıkarılan muhteşem mozaikleri (özellikle tiyatrodaki Medusa), gerek tepenin yamaçlarına dağılan ihtişamlı yerleşimi, gerekse göreni hipnotize edici güzellikle, hala akan çeşmesi ile ne kadar gururlansa yeridir. 

Aklıma nerden düştü derseniz, baharda ziyaret ettiğim Burdur Arkeoloji Müzesi’nde muhteşem Kibyra kalıntılarından etkilenip mutlaka gitmeliyim demiştim. Bu sebeple Antalya’dan çıkıp Termessos ziyaretimin ardından günün ikinci yarısında ören yerine vardım. İki kotta park yeri var; ben yukarıdakine park edip aşağı doğru rotayı izledim. Tüm şehri gezmem yaklaşık 2-3  saatimi aldı. Sonunda da alt otoparktan yukarı otostop çekip çıktım. Zira bir günde iki dağda iki antik kenti fethetmiştim; ama galip gelen onlar oldu. Kibirli de olsa Kibyra’nın güzelliğine değerdi! 

Kibyra Tarihi Bilgi

Kibyra Antik Kenti, Burdur Gölhisar ilçesinin Horzum mahallesinde birbirinden derin yarlarla ayrılan hâkim üç tepelik üzerinde yer almaktadır.

Kentin yerleşim alanı oldukça büyüktür. Yapılar, simetrik düzenlenmiş, tepelik teraslanarak göl ve ova manzarasına hâkim konumda ve hiçbir yapı bir diğerinin manzarasını kesmeyecek biçimde yerleştirilmiştir. Şehre girerken solda muhteşem bir anıtsal kapı ile Antik Çağ Anadolu’sunun 12-13 bin kişi kapasitesi ile en görkemli stadyumu bulunmaktadır.

İlerledikçe bazilika, yukarı ve aşağı agora, hamam, gymnasion, tiyatro ve meclis binası ile planlı anıt mezar, hamam, yuvarlak kuleli tak ve su yolları görülmektedir. Meclis binası/müzik evi 3 bin 600 kişi kapasitesiyle Antik Çağ Anadolu’sunun en görkemli eserlerindendir. Meclis binası/orkestranın tam merkezinde bulunan kırmızı, yeşil ve beyaz mermerden yapılmış, yılanlardan oluşan saçları ve insanları taşa çeviren bakışlarıyla Medusa Mozaiği Anadolu’da tektir.

2011 yılında meclis binası önünde, Anadolu’nun en sağlam ve en büyük mozaik alanı olma özelliği taşıyan, 540 metrekare alanı kaplayan mozaik ortaya çıkarılmıştır. Yine meclis binası önünde, Geç Roma Dönemi’ne ait (MS 6-7’nci yüzyıl) Roma Hamamı ve seramik atölyesi bulunmuştur. Kentin bugün görülebilen tüm mimari kalıntıları Roma İmparatorluk Dönemi’ne aittir.

Kibyra, II. Eumenes (MÖ 197-159) zamanında Bergama Krallığı egemenliğinde görünmektedir. Hemen sonrasında Kibyra ve yakın çevresinde konumlanmış antik kentlerden Boubon, Balboura ve Oinoanda’dan teşekkül dörtlü ortak meclis (MÖ 2-1’nci yüzyılda) oluşturulmuştur.

Söz konusu birlik MÖ 82 yılında Romalı General Murena tarafından dağıtılarak ortadan kaldırılmış; Asia eyaleti ve diğer kentler Likya Birliği’ne dâhil edilmiştir. MS 23 yılında meydana gelen büyük bir deprem sonucunda yerle bir olan kent, Roma İmparatoru Tiberius tarafından yeniden inşa edilmiştir. Kibyra özellikle MS 1 ve 3’üncü yüzyıllar arasında en parlak dönemini yaşamıştır.

Kibyra, demircilik, dericilik, çömlekçilik ve at yetiştiriciliğinde ünlüdür. Şehir halkı son derece savaşçı bir kimliğe sahiptir. Meclis binası, içindeki Medusa başı ve önünde yer alan Türkiye’nin en sağlam ve en büyük mozaik alanı dikkat çekicidir. Kibyra’dan çıkarılan eserler Burdur Müzesi’nde sergilenmektedir.

Kaynak: Kültür Envanteri, Ankara 2007

Kibyra Wiki Sayfası BURADA

Doruklarda Termessos

Termessoss’a Ekim’de gittim… Mükemmel bir zamandı; güneş yeterince ısıtıyor, gölge yeterince nefes veriyordu. Araştırmayı az yapıp beklentimi coşturmayayım dedim. O doruklara tırmandıkça büyülendim; kent önce doğasıyla sonra topografyaya yerleşimi ve kalıntıların zenginliği ile beni sarmaladı. Öyle bir noktada konumlanmıştı ki bir doruğa sırtını dayamış, diğerine tepeden bakarken dünyanın hakimi gibi hissettirdi. Hele o çift manzaralı tiyatronun sırtlarındayken rüzgar beni tarihin hayallerinde dolaştırdı. 

Antalya merkezden 1 saate yakın mesafede Termessos’a gitmek için kuzeybatı yönünde seyahat ediyorsunuz. Benim bir sonraki hedefim Kibyra Antik kenti olduğundan sabah erken çıkıp yarım günü burada geçirdim. Milli park sınırından araçla girip nefis manzaralar eşliğinde, dolambaçlı yoldan antik kent kalıntılarının başladığı noktadaki otoparka park ettim. Burada bazı kalıntılar var ama asıl kenti dolaşmak için bir patikadan bir miktar yukarı tırmanıyorsunuz. Yani ayakkabı gibi ekipman açısından biraz doğa yürüyüşüne, rampaya da psikolojik olarak hazırlıklı gidilmesi iyi olur. Ben tüm rotayı dolaştım; aynı noktaya döndüğümde tahmini 8-10 km arasında yürümüş olduğumu tahmin ediyorum. Daha kısa rotalar da mümkün ama inanın zahmete değer! 

Termessos Tarihi Bilgi

Termessos bugün Güllük adını taşıyan Solymos Dağı’nın dorukları arasındaki vadide, Anadolu’nun en eski halklarından Luvilerin soyundan gelme Solymler tarafından kurulmuş önemli bir antik kent. Orman içinde korunan ören yerlerinin en çarpıcılarından biri olup, aynı adı taşıyan Milli Park içinde yer alır. Güllük Dağı (Termessos) Milli Parkı, zengin bitki örtüsünün yanı sıra nesli tehlike altında olan hayvanları da barındıran özel bir bölgedir.

Şehrin tarih sahnesine çıkışı Büyük İskender’in MÖ 333 yılında kenti kuşatması ve Termessosluların güçlü bir savunma yaparak kenti teslim etmemesiyle olmuştur. İskender’in ölümünden sonra kent Ptolemyler tarafından alınmıştır. MÖ 189 yılında komşu şehir İsinda’yı zapteden Termessos’lular İsinda halkının şikâyeti üzerine Anadolu’daki Roma Kuvvetleri Komutanı Manlius Vulso tarafından cezalandırılmışlardır. Büyük ihtimalle aynı tarihlerde Termessos ile Likya Birliği arasında bir savaş da söz konusuydu. MÖ 71 yılında Roma ile arasında “dostluk ve ittifak” bulunan Termessos’un işlerinde bağımsız olduğu ve kendi kanunlarını kendileri yapacakları konusu da Roma senatosunca kabul ve tasdik edilmiştir.

MÖ 36’dan 25’e kadar Galatialı Amyntas’ın Pisidya’nın diğer kentleriyle Termessos’u da yönettiği bilinmektedir. Roma İmparatorluk döneminde ise şehrin bağımsızlığını koruduğu bastığı sikkelerden anlaşılmaktadır. Şehrin Bizans döneminde ve sonraki devirlerdeki durumu hakkında hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Termessos kenti terk edildikten sonra yeni bir yerleşmeye tanık olmadığı gibi deprem ve doğal tahribin dışında oldukça sağlam ve iyi korunmuş ören yerlerinden biri olarak gösterilebilir.

Termessos, çok sayıda tapınağa ve çok geniş mezarlık alanlarına sahiptir. Mezarlarının çeşitliliği ve bezemeleri oldukça zengindir. Bunlardan Büyük İskender döneminin önemli komutanlarından Alketas’ın mezarı (MÖ 319) ve diğerleri şehir tarihine ışık tutmaları açısından da önemlidir. Anıtsal mezarların yanında çok sayıda savaşçılıklarını betimleyen kalkan motifli lahit, mezarlık alanında oldukça geniş bir yer kaplar. Antalya Müzesi’nde Termessos’a ait en ilginç eser Lahitler Salonunda sergilenen Köpek Lahdidir. Stefanos adlı köpeğe sahibesi tarafından yazılmış şiirsel kitabe benzersiz olmasıyla ayrı bir önem taşır.

Termessos, yerleşim biçimi ve savunma sistemleri ile doğanın sunduğu olanakları en iyi şekilde kullanan kentlerden biri olmuştur. Doğal ve kültürel değerleriyle dünya mirası olarak önerilen Güllük Dağı-Termessos Milli Parkı, 2000 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesinde yer almaktadır.

Kaynak: “Termessos” Dünden Bugüne Antalya [II. Cilt], Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü (2012)

Termessos Wiki Sayfası da BURADA. 

ÜSKÜP 2+1

3 Günlüğüne Üsküp’e gittim; 2 günde şehir bitti… Ben de civarında 1 gün geçirdim. Çok da iyi yapmışım; hem harika bir kanyon gezdim hem de şehre tepeden bakma fırsatını yakaladım ve Kuzey Makedonya’nın topografisini anladım. Özetle kassanız şehri iki günde gezersiniz, ama üç güne de değer. Beş yaparsanız Ohrid’e de gidersiniz. Bir de modern Üsküp’ün brütalist ve retro-fütürist diyebileceğim yapıları beni etkiledi. Mimarlık mazimden dolayı özel ilgim; herkese ilginç gelmeyebilir. Şehrin bu tarafını görmüş olmak da keyifliydi.

Bölüm #1 – Müzeler

Ben yağmurlu bir günde Üsküp’e vardım; bu yüzden müzeleri önden gezmeye karar verdim. Asıl hedefim Kuzey Makedonya Arkeoloji Müzesi idi; gerçekten de güzel bir koleksiyonu var. Gittiğin en harika müze değil; üstelik Makedon hazinelerinin çoğu Yunanistan’da. Ama özgün tanrıça motifleri var. Özellikle ev tabanlı kadın bedenli olanları sadece burada gördüm. 

Yakınlardaki bir başka müze Kuzey Makedonya Bağımsızlık Müzesi; buraya kısmen yağmurdan sığınmak kısmen de modern tarihini pek bilmediğim bu ülkenin oluşumunu anlamak için girdim. Çoğu dev yağlıboya resimler ve canlandırmalardan oluşuyor ama kıyafetler gibi bazı güzel parçalar da var. Çok şart değil; yoklukta gidilir. 

Diğer müzelere pek heves etmedim. Birini denedim; o da yağmurda çatısı akınca kapanmıştı zaten. 

Bölüm #2 – Eski Üsküp

Üsküp Çarşısı en gezilesi yer… Zaten yenilenen ve eski halinde kalan hanlar, hamamlar ve çoğu Osmanlı döneminden kalma binaların hepsi burada. Bu hanların, hamamların kimi galeri olmuş kimi sanat Atölyesi kimi dükkan vs. ve çoğuna girip çıkması keyifli, en güzellerini yazıyorum:

Bit Pazarı ve Green Bazaar çarşının kuzey ucunda, ben gezdim ama pek kayda değer birşey yok açıkçası. Tahtakalenin küçüğü gibi, çeşit daha az ve eklektik. Vakit kalırsa gidebilirsiniz belki ama bence onun yerine çarşıda yiyin için, kahve keyfi yapın daha iyi. 

Üsküp Kalesi’ne çıkılıyor, güzel şehir manzarası dışında cok bir olayı yok. Ama günlük turlar genelde kalenin otoparktan alıyor. Benim gibi fazladan günübirlik tur aldıysanız 1 saat 45 dk erken gidip kaleyi de gezebilirsiniz, yeterli. 

Nehrin öteki tarafı biraz daha modern. Ana caddede Rahibe Terasa anıtı ve evi var, ben içine girmedim ama dışarıdan da güzel. Yanındaki modern kilise tam kafa uzatmalık. Hem zaten bu cadde tam yürünecek cadde, bizim istiklal gibi ama nispeten daha küçük. Bu tarafa Taş Köprü den başlar (Arkeoloji müzesinin güneyindeki rota) İskender Anıtı meydanından yukarıda bahsettiğim caddeyi gezebilirsiniz. 

Bölüm #2 – Matka Kanyonu ve Vodno Dağı

Kuzey Makedonya’nın en popüler destinasyonlarından biri Ohrid aslında. Ama ben ona ayrıca gitmek ve Üsküp’ü eni konu gezmek istediğim için üç günlük programa almadım. Fakat şehir iki günde bitince, daha önce başka şehirlerde de kullandığım karşılaştırmalı gezi aplikasyonu GetYourGuide üzerinden bir plan seçtim. 

Bölgenin en popüler doğa harikalarından biri Matka Kanyonu ile teleferikle Üsküp’e tepeden bakan Vodno Dağı zirvesini içeren bu tur yaklaşık 5-5.5 saat kadar sürdü. Kanyon hakikaten görülmeye değer. Yüzyıl başından kalma barajının bile kendine özgü retro bir estetiği var. İçeriye girince de isterseniz tekne turu alabiliyorsunuz ki kesinlikle tavsiye ederim. Yürüyüş rotası ring halinde değil, gitmeli gelmeli çünkü. Tekneyle rotanın ucundaki mağaraya kadar sudan 20 dakikada nefis bir seyir yapmak, mağarayı gezip yine tekneyle dönmek çok keyifli. Dikkat; yazın burada yerel halk serinlemeye yüzmeye geliyormuş ve çok kalabalık oluyormuş. 

Turumuz Vodno tırmanışında St. Panteleimon isimli bir küçük eski Bizans kilisesi ile Makedonsko Selo isimli geleneksel Makedon mimarisini örneklemeye çalıştıkları yeni yapılmış bir yerleşkede durdu. Turizm amaçlı yapıldığı aşikar bu yapıların Anadolu mirasını bilen bizim gibi insanları etkilemesi bence zor. Ama içindeki antika, el sanatları ve tasarım dükkanları güzel olmuş ve özgün birer koleksiyonları var. 

Vodno’nun tepesine ortasındaki Teleferik Durağından çıktık. Dağın doruğundaki Milenyum Haçı’nı da görüyorsunuz; bence bir olayı yok ama dibine kadar gidince iki poz çektim. Asıl doruktan topraklarının %80’ininin dağlık olduğunu öğrendiğim Kuzey Makedonya coğrafyasında bakmak harikaydı. 

Bölüm #2 – Yeme İçme

Pelister diye ünlü bir yer var, iskender anıtının önünde hemen. Hem mekan hem yemekler çok güzel,  aşırı pahalı değil hatta bize göre ucuz bence. Ben kahvaltı ettim… Palenta diye yerel bir kahvaltı yemeği var, Mısır gevreği ile yapılıyor. Çok aç olmama rağmen bir tabağı bitiremedim öyle düşünün, ama çok lezzetliydi. 

Kuka, yerel lezzetleri tatmalık nefis küçük bir lokanta, üstelik ekonomik. İnşaatların arasında kalmış, mekanda bir özellik yok sadece lezzet ve fiyat optimum. 

Adını telaffuz edemedim burası yine yerel lezzetlerin bulunduğu, bir tık daha iyi bir mekan. 

Ben bu yukarıdaki üçünde yedim. Ama tavsiye edilen iki yer daha vardı işaretli gidemedim…

Bu ikisi de bar ve canlı müzik ortamı, ben gidemedim 🥴

Kahve için güzel neresi açıksa girdim…Mesela:

MyWay caffe

Bi de esnaf lokantasında kahvaltı ettim, çok memnunum:

Bratstvo 

Çarşıda ünlü kofteciler var ama ben yemedim.

Bölüm #2 – Alışveriş

İskender anıtından güneye inen istiklal gibi caddede birkaç güzel mağaza var. Ben birinden ayakkabı/ terlik aldım… Birkenstock ile Sabo terlik arası tarzda ergonomik şeyler.  Sırp markası imiş, uygun geldi bana, beğendim bir çift aldım. 

Sanırım bu: https://maps.app.goo.gl/2NTn34qxv9uzeZYL8 

Gittiğim günübirlik turda Ecovillage diye göya Makedon köyü diye gezdirilen ama yeni yapılmış turistik yerde bir dükkan vardı, adı Esnaf… Harika el yapımı ve tasarım ürünler vardı, en özgün şeyler oradaydı. Bir çift küpe aldım ben.

Çarşıda antikacı falan var ama girmedim o konuya. Onun dışında bol gümüş ve altın dükkanı var. Yerel telkari gibi gümüş işçilikli işler ve bir ödeme taş ünlü. Güzeldi ama artık gümüş pek kullanmıyorum diye almadım

Karadan Kuzey Yunanistan Rotası 

Arabayla İpsala’dan 9 günlük Kuzey Yunanistan rotası 

Bölüm #1 – Trakya

Ağustos’ta yola çıkmak bir hataydı… Hem herkesin tatil ayı olduğundan her yer kalabalık, hem de Almancı geçişleri nedeniyle sınırlar ekstra kalabalıktı. Biz Yunanistan girişinde sabah 4.30’da Keşan tarafından kalkıp 5’te sınırda olmamıza rağmen 3 saatte geçtik. Arada Yunan tarafında nöbet değişimine de denk geldik. Arkamızdan 6’da gelenler ise 7 saat beklemiş! Sonuçta her halükarda Erikli’de gecelemekle çok iyi yapmışız. Hem cuma akşam üzeri yola çıkıp mesafeyi bölmüş ve dinlenmiş olduk hem de sınırı yine de en rahat zamanında yakalamayı başardık. 

Keşan’da yemek tavsiyesi: ÖZ-EN ET LOKANTASI 

Bölüm #2 – Kavala & Philippi

Kavala’da kahvaltı ve deniz havası aldıktan sonra bölgenin en önemli antik kentlerinden Philippi’ye devam ettik. 

Çok önemli bir savaşa sahne olan Philippi Ören Yeri geniş bir alana yayılıyor ve küçük ama değerli müzesi Archaeological Museum Of Philippi  kesinlikle gezmeye değer. 

Bölüm #3 – Selanik

Selanik Atatürk Evi; biz gittiğimizde kapalı idi bu 10 Kasım’da yenilenmiş olarak açılıyor.

Şehir içindeki kalıntılar tam sokaklarda dolaşa dolaşa gezmelik; en güzelleri: Arch of Galerius ve denize nazır İskender haccı: İskender Anıtı çok keyifli. Rıhtımda gün batımı şart… 

Yemek tavsiyeleri: Balconaki veya Kazaviti Thessaloniki

Bölüm #4 – Selanik Arkeoloji Müzesi

Yıllar önce Selanik’e geldiğimde buraları dutluktu!.. Mükemmel koleksiyonu ile mutlaka gezilmeli: Archaeological Museum of Thessaloniki için biz uzun saatler ayırdık; özellikle Makedon mezarlarının hazineleri efsane; bu ne zenginlik!

Bölüm #5 – Dedemin Memleketi Serez

Eski Bedesten / Arkeoloji Müzesi ile başladık: Archaeological Museum of Serres (Bezesteni)

Mutlu şehir Serez.. Pazartesi öğlene doğru vardık ama her yer cıvıl cıvıl ve insan doluydu. Herkes neşeli ve zarif görünüyordu. Sergideki görevli ablaya bugün özel bir gün veya tatil mi diye sorunca burası hep böyle dedi! Yaşanacak şehir olduğuna karar verdik o an hepimiz. 

Her ne kadar atalarımdan bir iz bulamasam da Zincirli Cami’de ziyatetçi defterine dedeme seslenen bir name yazdım: Cultural Exhibition Space “Zintzirli Mosque”

Dönüşe geçmeden yerel bir üreticiden Serez uzosu aldık ki dükkan da Uzo kadar nefisti. 

Bölüm #6 – Thasos / Taşöz Adası

Kavala içinden değil, ilerisindeki kasabadan sürekli kalkan bir feribot var; biz aracımızla buradan geçmeye karar vermiştik. Ama geçiş tam bir kaos! Ağustos kalabalığına hazır olmayan bir ekip, uzun sıralar ve nizami olman bir biletleme yüzünden epey bekledik. Ama dönüşte sabah erken geçip kalabalığı atlatmayı başardık. 

Adada her yerde kalıntılar var; mesela Gate of Zeus & Hera veya Ancient Agora of Thasos ya da Sanctuary of Heracles ama Akropol’e çıkmayı tavsiye etmiyorum çünkü yol yok. 

Deniz, güneş ve kokteyller eşliğinde bir gün için Thasos ideal. Ama yine Ağustos kalabalığına dair uyarıyorum; bir de çok Türk var!

Akşam yemeği için önünden denize de girilen mekanı tatlı yemekleri leziz bir tavsiye: Ftapodi Thassos

Adanın en ucunda, kayalıkların üzerinde bir mola için mükemmel bar tavsiyesi: Karnagio Beach Bar

Bölüm #6 – Thasos Arkeoloji Müzesi

En iyi Yunan Adası Müzelerinden, mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim: Thasos Arkeoloji Müzesi

Adanın batı tarafında, tepelerde özgün bir köyün meydanında hem ortamın hem yemeklerin nefis olduğu restoran: Kazaviti

Bölüm #7 – Thasos Panagia Köyü

Aşk Çeşmesi ve kanallı köyü görmeden gitmeyin bence: Panagia

Bölüm #8 – Alexandroupoli / Dedeağaç

Zona Ören Yeri Dedeağaç’ın batısında Makri kasabası yakınlarında bir antik kent. Yeni kazıldığı için çok bilinmiyor ama denize sıfır konumu ve kompakt rotası ile ziyarete değer. 

Alexandroupoli Arkeoloji Müzesi ise küçük ama çok etkileyici bir koleksiyona sahip, es geçmeyin derim. 

Bölüm #9 – Samothraki / Semadirek Adası

Feribotu küçük olduğu için arabaya bilet bulamadık. Biz de yaya geçip oradan kiraladık.

Chora’da sokak gezmesi: Eski Samothraki sokaklarında dolaşmak ve küçük tasarım butiklerinden ya da eşekli hediyeliklerden almak şart. 

Geleneksel lezzetlerle nefis restoran tavsiyesi: Tavern 1900 veya Η Αρέτσα

Bölüm #10 – Samothraki / Semadirek Şelale & Deniz

Geçen gelişimde yapmamıştım; içimde kalmıştı… Şelale yürüyüşü & serin sulara dalış: First Fonia’s Waterfall yaklaşık 1-1.5 saat yürüme mesafesinde, kolay bir parkur; üstelik Ağustos’ta bile mis gibi akıyor. 

Samothraki peynirlerinden almadan gitmeyin: TYPOKOMEIO

Bölüm #11 – Samothraki / Semadirek Kutsal Alan & Müze

Antik Samothraki Yerleşkesi & Kutsal Alan antik bir inisiyasyon merkezi.Müzesi ise minik ama enfes: 

Archaeological Museum of Samothrace ve Sanctuary of the Great Gods

Sonuç: Yine Gelecek Ben

Hafta sonlarını birleştirip 9 güne tamamladığımız Kuzey Yunanistan rotasında maksimum verim ile dinlenme kefelerini denk kurmaya çalıştık. Kültür meraklısı ekibimizin olmazsa olmaz ören yerleri ve müze ziyaretlerimizi deniz ve şelale molaları ile dengeledik. Plan yaparken hedefimizde olan Makedon mezarları restorasyonda olduğu için gezemedik. Bu nedenle hem onları ziyaret edebileceğimiz hem de başka sahillerde mavilere uzanabileceğimiz bir Yunan Makedonyası rotasına daha niyetliyiz.

Ama Selanik çok güzel şehir; her zaman gidilir. Serez büyük sürpriz yaptı, tekrar gitmek ve civardaki başka küçük şehirleri de gezmek isterim. Dedeağaç zaten komşu kapısı, her rotanın molası. Taşöz’e bir daha sezonda değil de baharlarda gitmeyi tercih ederim. Semadirek ise bambaşka bir ada, herkese göre değil ama beni kendine her zaman çekiyor. 

Mini Likya

Myra mezarlar

Dalaman’dan Antalya’ya yolculuk ederken, nicedir hayalim olan Likya Yolu’nun yürüyememiş olmanın verdiği hırsla zamanımın yettiği kadar antik kent gezmeye karar verdim… Çeşitli kaynaklarda 19 ile 48 arasında Likya antik kenti adı geçiyor. Ben bunlardan sadece 5 tanesini görebildim. Burada da her kentte geçirdiğim birkaç saatlik sürenin özetini gösteren videoları paylaşıyorum. Videolarda herhangi bir anlatım, bilgi, betimleme yok. Sadece arada bir kendimi tutamadığım heyecanlı anlardan enstantaneler, ünlemler veya rastladığım başka turistlerin sesleri duyuluyor. Zaten istediğiniz yere dair tarihi, coğrafi veya başka bilgileri bulak kolay. Böylesinin o kentin kalıntıları arasında dolaşmanın nasıl bir his olduğunu daha iyi ifade ettiğini düşündüm. Elbette asıl keyifli olan o taşlar dokunmak, havayı koklamak ve bir zamanlar bu diyarlardaki yaşamı hayal etmek.

Myra 01
Limyra_01
Xanthos 01

Likya kentlerini sıralayan Wiki sayfası burada.

Ama bu sayfa daha aydınlatıcı ve kompakt bilgi veriyor bence.

Kentleri gezdiğim kronoloji ve dolayısıyla batıdan doğuya doğru lojistik olarak sıralıyorum:

Xanthos Antik Kenti

Konumu burada… Erişimi kolay ama henüz pek fazla kazılmamış, büyük ama dağınık ve biraz vahşi bir antik kent. Yine de geometrik mezar yapıları ile nekropolü beni etkiledi.

Letoon Antik Kenti / Kutsal Alanı

Aslında Xanthos ile çok yakın, yerleşimden çok bölgenin kutsal alanı olarak işlev gören bir nokta Letoon. Ana tanrıça Leto; Apollon ve Artemis tapınaklarından kalanlar etkileyici. Gittiğim her Apollon tapınağında olduğu gibi burası da sularla beslenen; şimdi de bir kısmı bu suların altında kalmış kalıntıların üzerinde tosbağaların güneşlendiği bir kutsal alan. Kompakt ve hızlı gezilebilen bir ören yeri.

Myra Antik Kenti

Demre’nin beyaz örtülü seraları arasında gizlenmiş bir antik kent Myra. Yamacında bulunduğu tepelerdeki kaya mezarları çoğu hala ayakta duran tiyatrosunu seyrediyor sanki. Etraftaki seraların altında daha kazılmamış nice zenginliklerin olduğunu tahmin ettirecek kadar küçük bir alanda ören yeri; hızlıca geziliyor.

Limyra Antik Kenti

Limyra Antik Kenti bana tam bir sürpriz oldu… Beni büyüleyen ne etraflıca kazılmamış ve restore edilmemiş halinin verdiği vahşi duygu, ne yayıldığı büyük alan, ne de hala ayakta duran etkileyici binaları oldu. Kentin içinden fışkıran ve dört bir yanını sarmalayan sularda kalbimi bıraktım. Anıtsal yapının kenarından kıvrılan derenin üzerini sakince kapladığı, şimdi sular altında kocaman taşları gözüken antik yol efsane. Ama derenin kentin içinden dolanarak kimi zaman coşkuyla kimi sakin dingin aktığı kıvrımlar ve etrafında boy atmış kadim ağaçlar onun kadar güzel.

Phaselis Antik Kenti

Phaselis’e onu bir belgeselde ilk gördüğüm günden beri gitmek istiyorum; anca fırsat oldu. Gerçekten konumu, yerleşimi ve doğası ile inanılmaz güzellikle, özgün bir yerleşim. Doğal coğrafyası üç farklı yöne bakan üç limana imkan verirken bir taraftan haşin esen rüzgarlar öteki tarafta hissedilmiyor bile. Ayakta kalan pek çok binanın yanına bir de son yıllarda hızlanan kazıların ortaya çıkardıkları eklenmiş. Yandaki halk plajı tatil günlerinde ören yerine farklı bir boyut ve ziyaretçi katıyor; iyi mi kötü emin değilim. Ama korunması, bu muhteşem noktaya bir beş yıldızlı otel daha yapılmasından iyidir. Ben sularında yüzüp hepten efsunlanarak çıktım. Daha vaktim olsaydı tam bir gün orada geçirirdim; yine gideceğim.

Phaselis 01
Xanthos 02
Letoon 01

İstesem Yüzerim: Günübirlik Meis Adası

Yüzerek mi, tekneyle mi?…

Kaş’a gidenlerin bildiği gibi Meis Adası bizim sahillere en yakın adalardan biri; en azından yerleşim yerleri arası mesafe en kısası. Açık deniz yüzme hobisi olanlar için de Kaş – Meis rotası tanıdık gelebilir. Dolayısıyla Kaş’tan Meis’e yüzmek teknik olarak mümkün. Ama bir ulaşım metodu olarak tavsiye etmiyorum… 🙂

Onun yerine Kaş merkezdeki feribot firmalarından birini seçip paşa paşa biletinizi almanızı, liman vergilerini (şimdi her iki liman da ayrı ayrı alıyor – şu anda Kaş 130 TL, Meis 5 Euro) ve yurt dışı çıkış harcınızı (neme lazım sistemler donar falan, tercihen bir gün öncesinden) ödemenizi tavsiye ediyorum. Yakınlığı ile doğru orantılı bilet ücreti de (25-30 Euro) süresi de (25-30 dk) en az olanlardan. 

Feribotla gitmeyip tekne turu ile geçenler olduğunu duydum. Her ne kadar oradan oraya transfer işiyle uğraşmayıp kendini kaptanın ellerine bırakmak çekici gelse de benim tercihim bireysel hareket etmek oldu. Meis’te feribotun yanaştığı minik kasaba dışında gidilecek iki noktaya da denizden ulaşılıyor: Mavi Mağara ve St.George Beach. Detaylarına gireceğim bilahare ama her ikisine de küçük deniz taksileri limandan çok sık ve rahat gidip gelebiliyorsunuz. Üstelik zamanlaması ve plajın olduğu adada ne kadar kalacağınızı siz belirliyorsunuz.  

meis tekne 1
meis sokak 4
meis tekne 2

Görülecekler…

Meis adası oldukça küçük; o yüzden uzun bir liste beklemeyin. Ama tekneden indiğiniz merkez o kadar sempatik ki sokaklarda ne kadar vakit geçireceğiniz tamamen size bağlı. Yine de birkaç çekim noktası var: 

meis kapı 1
meis kapı 2
meis kapı 3
  • Meis merkezden başlarsak…Tatlı renklerde boyalı binaların arasından bir tur mutlaka atınç Sahilden içeri girip dar sokaklara dalmanızı tavsiye ederim. 
meis sokak 1
meis sokak 2
meis sokak 3
meis folk müzesi
meis likya mezarı
  • Bir tane Likya Mezarı var… Pek ahım şahım bir eser değil ama madem adada dolaşıyoruz, neden olmasın? Hem yolu çok güzel; adanın arkasında doğru nefis manzara var. Hem de pek uzun bir tırmanış yok. 
  • Meis’te mutlaka gidilmesi yer Mavi Mağara; adanın arka tarafında yolu olmayan bir deniz mağarası. Limandan tekneyle gidiliyor ve sadece sular yükselmeden önce ve sakin denizde girilebiliyor çünkü alçak bir girişi var. Ama içerisi kocaman ve muhteşem; görülmesi şart bence. 
meis mavi mağara
  • Limana daha yakın bir noktada, birbirine bağlı iki adacık üzerinde de Saint George Beach yer alıyor. Buna da denizden ulaşım var sadece. Ama limandan kalkan minik tekneler sizi Mavi Mağaraya götürüp gezdirdikten sonra buraya getirip bırakıyor ve istediğiniz aman gelip alıyor. Böylece denizin dibindeki bu taş plajda, minderli tahta şezlonglar üzerinde istediğiniz gibi güneşlenip akvaryum gibi suyun tadını çıkarabiliyorsunuz. Ekim’de bile su muhteşemdi. Şezlong için 10 Euro, fredo capucino için 5 Euro ödedim; böyle bir yer için fazla değil bence.  
meis plaj

Günübirlik mi konaklamalı mı?…

Tabii ki kişiye ve şartlara göre değişir… Ama ben Kaş’ta kalıp günübirlik gidip geldim. Sabah 9:30 feribotu ile geçtim; 11:00’de de var. Akşam dönüş için de 16:00 / 23:00 seçeneklerinden erken olanı tercih ettim. Çünkü:

  • Sezon dışı olduğu için Kaş’ta konaklama daha uygundu. Meis’te konaklama seçenekleri nispeten daha az olduğundan bir tık daha pahalı. 
  • Programım sadece bir gün ayırmaya yetiyordu. Aslında adanın tamamını gördüm; eksik kalmadı. Ama vaktim olsaydı o nefis plajda tam gün geçirmeyi, ada sokaklarında daha uzun dolaşmayı isterdim. Dingin bir hafta sonu için ideal olurdu; biraz da adanın ritmine uyumlanırdım. 
meis mekan
  • Öğlen rıhtımda nefis bir yemek yedim; araştırma yapmadan canımın çektiği yere oturdum.  Deniz ürünleri her adadaki gibi taze ve iyi yapılıyor. Ama gece konaklamalı gitseydim şöyle uzun uzun uzolu bir gece yapardım. 
meis yemek
meis çiçek

Sonuçta… Dar alanda kısa paslaşmalar yapıyorsanız Günübirlik Meis olur. Ama yakınlarda yaşıyor ve hafta sonu kaçıyorsanız ya da vaktiniz bol, aheste dolaşıyorsanız iki üç güne yayılır. 

sarı kedi

Bunlar hep entel kaloriler: Eskişehir & Afyon 

Hedefimiz Frigya…

Yıllar önce bir termal otel molası için uğramıştım Afyon’a; suyu dışında da pek bir şey görmemiş, tatmamıştım. Sucuğun kaymağın namını duymuştum elbette ama gastronomik bir cennet olduğunun farkında değildim. Hele tarihi ve doğal zenginliklerinden hiç haberdar değildim. 

Taa ki geçen sonbahar yolum düşene kadar. Güneyden kuzeye göç rotasında yoldaşımın mihmandarlığında Afyon’da konaklamaya karar verdiğimizde şehre bakışım tamamen değişti. Önce Afyon merkezin zengin dokusu ve leziz tatları beni baştan çıkardı. Ardından kuzeye doğru yol aldıkça doğası, kaya oluşumları ve Anadolu’nun kadim medeniyetlerinden Frigya kalıntıları ile kendimden geçtim. 

Yolcu yolunda gerek desturu ile yeterince detaylı gezemeden devam ettik. Ama Afyon’a bizim kızlarla tekrar gitmeyi kafaya koymuştum bile. Hem kışın vadileri karda gezip akşamları kendimizi sıcak termal sulara bırakmak kulağa şahane geldi. Hem de Şubat’ta bir hafta sonu herkesin programına cuk oturdu. Çizdiğimiz rotayı detaylı gezebilmek için 3 günlük bir plan yaptık. Ama bunu geceleri yol alarak ya da bir iki durağı atlayarak iki güne sıkıştırmak da mümkün. 

Eskişehir’de Tarih & Sanat…

Eskişehir’i daha önce birkaç kez gitmiştim. Hatta bir seferinde şehrin en emektar yöneticisi, o zamanlar son dönem Belediye Başkanlığını yapan Yılmaz Büyükerşen’in misafiri olmuş; onun rehberliğinde harika bir tur yapmıştım. Daha sonraları da farklı amaçlarla gidip farklı çehrelerine şahit olma fırsatım olmuştu. Ama birkaç yer eksikti…Arkeoloji öğrencisi kankamın da etkisiyle artan tarih merakımın merkezi Arkeoloji Müzesi, yeni yapılan OM yani Odunpazarı Modern Sanat Müzesi ve de içinde çok eski can ciğer arkadaşlarımın eserlerinin de yer aldığı Sakin Topraklarda Karma Sergisi. 

Yani Eskişehir yoğun bir kültür sanat gündemi ile rotamızın ilk durağıydı. Ekibin kalanı hem uyumlu kızlar olduğundan hem de günün tam ortasına kondurduğumuz çiğbörek, mantı ve helva hedefine odaklandıklarından keyfimiz şahaneydi. Karın gurultularımızın şiddeti artmadan önce Arkeoloji Müzesi ile başlamaya karar verip aracımızı hemen arkasındaki otoparka bıraktık. Ardından arabayı Odunpazarı’ndaki katlı otoparka bırakıp kalan rotayı yayan tamamladık. 

  • Eskişehir Arkeoloji Müzesi: Burası şehrin merkezinde küçük ama önemli parçaların bulunduğu keyifli bir müze. Müzekart ile ücretsiz giriş yapılıyor; yoksa kapıdan veya aplikasyondan alabilirsiniz. Modern bina mimari açıdan çok güzel; özellikle lahitlerin bulunduğu camlı son salon. Ama teşhirler biraz eskimiş; ışıklandırma ve bilgilendirme çok daha iyi olabilir. Yine de kısa bir turla bölgenin tarihi mirasına dair oldukça iyi bir fikir sahibi olabilirsiniz. 
  • Yemek Molası: Meydana yakın puanı yüksek Tatar Böreği duraklarından herhangi birini seçip oturduk. Börek ve mantı sipariş ettik. Börekler hayal ettiğimiz kadar çıtır olmasa da lezzetliydi. Mantı güzeldi ama hap gibi poşetlerdeki baharatların tadı yoktu. Helvacı dükkanlardaki tadımlardan elimizde nefis incirli cevizli yaz helvaları ile çıktık. Asıl sürpriz yandaki fırından gelen kokuları takip edince karşımıza çıktı… Yüce Işıklar Unlu Mamüller fırınından aldığımız taze sıcak simitler o kadar lezettliydi ki onca hamurişinden sonra bile hepimiz yumulduk; bir torba simiti daha sokağı bitirmeden gömmüştük! 
  • Eldem Sanat Alanı – Sakin Topraklar Sergisi: Liseden arkadaşlarım çok yönlü sanatçı Evrim Kavcar ve bitki ressamı Deniz Bozok ile Evrim sayesinde tanıdığım Kıymet Daştan’ın da işlerinin yer aldığı sergi Sakin Topraklar’ı görmek çok istemiş ; ama açılışında onlara eşik edememiştim. Şimdi Eskişehir’e yolum düşünce uğramadan edemezdim; ekibi de yanımda sürükledim. İyi ki yapmışım… Tarihi bir konak kompleksinde yer alan Eldem Sanat Alanı’nda dostlarımın eserlerinin ile birlikte harika işler gördük. Üstelik mekanın kendisi de çok güzel düzenlenmişti. Tüm duyulara hitap eden keyifli bir ziyaret oldu. 
  • Kurşunlu Külliyesi: Külliye avlusuna benzerlerini çok gördüğümüzden kısa bir mola yeterli diye düşünüp girdik. Ama dingin ve canlı ortamı ile caminin arkasındaki lületaşı sergisi ve dükkanları ilgimizi çekti. Eski zanaatın muhteşem işçiliklerine hayran kalırken bugün üretilen hediyeliklerin yanına bile yaklaşamamasına üzüldük. Bir lületaşı anıyla dönme hayalimizden vazgeçip elimiz boş dönüyorduk ki imdadımıza yan taraftaki çini atölyesi yetişti. 
  • OM yani Odunpazarı Modern Sanat Müzesi: Açıldığı günden beri gitmek istiyordum ama ancak böyle bir planın içinde yerini buldu. Gerek mimarisi gerek koleksiyonu açısından merak ettiğim bu özel müze Eskişehir’de son durağımız oldu. Giriş ücreti 120 Tl oldukça makul geldi; biletimizi alıp en alt kottan gezmeye başladık. Özellikle ahşap kaplamalı kule binanın stiline imza atmış; çok da güzel fotoğraf veriyor. Grup pozumuzu çekip en üst kata çıktık ve koleksiyonu aşağı doğru yürüyerek tamamladık. Eserlerin bazıları çok etkileyiciydi. Mutlaka görülmesi gereken bir yer bence. 

Eskişehir’den Afyon’a Frigya…

Gezimizin odak noktası olan ve arkeolog adayı kankamın rehberliğinde Frigya anıtlarını görmek için heyecanlanıyorduk. Eskişehir’den makul bir saatte yola çıkıp Afyon’a olan mesafenin tam ortasında yer alan anıtlar bölgesini hedefledik. Teknik olarak Eskişehir sınırları içinde kalan ama Afyon’a da da 1 saat uzaklıkta Yazılıkaya & Midas anıtlarına rotayı ayarladık. Muhteşem karlı yamaçların arasından geçerken bir yandan da bölgedeki diğer anıtları haritamızda işaretledik. 

Kuzeyden güneye yol alırken hafifi bir yay çizerek Yazılıkaya civarında hedeflediğimiz çoğu ören yerini gezmeyi başardık. Hatta buz tutmuş minik dereler, leylek yuvalı kümbetler gibi ufak tefek sürprizler ile yolculuğumuz şenlendi. Rotamızı tamamlayıp Afyonkarahisar merkeze doğru yola çıktığımızda gün batmaktaydı. 

  • Gerdekkaya Anıtı: Anıtlar bölgesinin en kuzeydoğu ucunda yer alan bu özel kaya mezarı ile Frigya turumuz başladı. Vardığımızda bir gelin damat fotoğraf çekimi vardı; gerçekten fotojenik bir alan. 
  • Küçük Yazılıkaya Anıtı: Areyastis Anıtı diye de geçen bu minik abide Friglerden kalan nadir yazılı anıtlardan. Burada verimli bölgenin en mühim tanrıçası Kibele’ye tapınıldığını düşünüyoruz. Yolun kenarında, bir tanıtım levhasının yanında aracı park edip biraz içeri ve hafif yukarı doğru yürüyorsunuz. Enerjisi öyle yoğun, alttan hayranlıkla baktığınız kaya yüzey öyle etkileyici ki buraya iyi ki gelmişiz dedirtti. 
  • Yazılıkaya / Midas Anıtı: Burası civarda her yerden kahverengi levha ile işaret edilen, bölgenin en önemli ören yerlerinden biri. Nadir Frigçe yazılı kalıntılardan biri olan dev anıt mezar ile kaya yerleşimleri yan yana. Üstelik harika bir köyün içinden geçerek ulaşıyorsunuz. Dokusu bozulmamış, belli ki binlerce yıldır yerleşimin devamlılık gösterdiği taş binaları ile kalbimizi kazanan köyde kültür turizmi desteği levhaları da gördük. Köyün tepesindeki alana park edip hafif yokuş bir toprak yoldan anıta tırmandık. Ve muhteşem manzarası ve azametli duruşu ile bizi içine çekti. Biraz vadiye karşı oturup pastoral görüntünün tadını çıkardık. Biraz kuytulardaki karlarla kartopu oynadık. Biraz Frigya ve mitlerinden konuştuk. Biraz da fotoğraf ve video çekip anı kayıt altına almaya çalıştık. 
  • Yapıldak Asarkale: Bir sonraki hedefimiz olan Asarkale’ye maalesef araçla yaklaşamadık. Zaten yerler yer yer çamurluydu; derenin buzlanıp yola karıştığı yerde park edip yürüyerek ulaşmaya çalıştık. Ama düzgün bir patika bulamayınca etrafta biraz dolaşıp resimlerimizi uzaktan çektik. 
  • Aslanlı Mabet & Selçuklu Kümbeti: Tepeye vardığımızda, dönüş yolumuzu biraz uzatıp yay çizerek Aslanlı Mabedi hedeflediğimiz için ne kadar mutlu olduğumuzu söyleyemem. Öncelikle karşımızdaki kaya mezarı beklediğimizden çok daha etkileyici ve önemli çıktı. Önceleri Kibele’ye tapınılan ve gün doğumuna bakan mabed alanı sonradan Roma döneminde mezar olarak kullanılmış. Üzerindeki yazıdan tarihte önemli bir yeri olan, Bu Romanın Anadolu kentlerini ele geçiren kahraman General Solon’un mezarı olduğu düşünülüyor. Ayrıca yanındaki Yarım Konak denilen, büyük ihtimalle antik çağdan beri kullanılan ama Roma döneminden günümüzde kalan kalıntıları dolaşmak şahaneydi. En sonda da Selçuklu Kümbeti’nden vadiye ve Kümbet Köyü’ne bakmak nefisti. 

Gastro-Afyon

Afyon merkeze akşam karanlığında vardık. hedefimiz termal havuzlu kiralık evimizde kendimizi sulara bırakmadan önce karnımızı doyurmaktı. Hedefimiz ise geçen gittiğimde damağımda şölen yaratan lezzetlerin kaynağı Salim Usta lokantası idi. Özellikle kuru erikli et yemeği ile patlıcan böreği muhteşem; ama aşçının tabağını sipariş ederek farklı yemeklerden tadabilirsiniz. Tabii ki kaymaklı tatlıları efsane… Çay servisi olmadığını duyup da şoku atlattıktan sonra yine Salim Usta’ya ait yolun karşısındaki dükkandan tatlılarımızı paket ettirdik. 

Biz yeme içme ve alışveriş kısmını taksit taksit yaptık ama yeri gelmişken hepsini söyleyeyim:

AFYON’DA:

  • Salim Usta: Osmanlı mutfağı ve leziz tatlılar için doğru adres. Hafta sonu biraz kalabalık olabilir; bazı yemekler erken bitebilir. 
  • Altınay Lokum: Uzun Çarşının hemen başındaki dükkan; kaçırmak mümkün değil. Muhteşem kaymaklı lokumu bu kez gittiğimizde bitmişti. Biz de cevizli olandan aldık; aynı derecede lezizdi. 
  • Kasap Celal Sucukları: Tavsiye üzerine buradan sucuklarımızı aldık. Ben pastırma ve kavurma da aldım denemek için; ama Kastamonu’dan aldığım mükemmelliği onlarda bulamadım. 
  • Tarihi TaşHan: Hem bir tatlı çay kave molası, hem tarihi bir binadan yerel zanaatkarladan alışveriş yapmak isterseniz Taşhan ideal. 
  • Aşçı Bacaksız: Bir de burası yemekleriyle çok ünlü ama biz denk gelemedik.

GAZLIGÖL’DE 

  • Aksu Fırın: Hayatımda yediğim en lezzetli haşhaşlı çörek burada. Üstelik simitin çeşit çeşit olduğunu burada öğrendik; kaymaklı, kaşarlı, tereyağlı, tahinli simitleri efsane 
  • Ünallar Kasap: Burası da tavsiye edilen sucuk noktası. 
  • İmalatçı Şekerci Nuri: Gerçek manda yoğurdu ve gerçek kaymak burada. Ama önceden sipariş vermeniz gerekir; kolay bozulduğu için hazırda bulunmuyor. Ama Nuri Bey ve ailesi haftada iki kez İstanbul’da Pendik tarafına sevkiyat çıkarıyor. 

Afyon & Frig Vadisi

Frigya konusuna hızlı  bir giriş yapmış olmanın gururu ile bir sonraki günün hedeflerini sindire sindire gezerek tadını çıkarmaya karar verdik. Öyle de yaptık… Hatta sonrasında Emre Gölü ve kenarındaki AROG filmi çekimlerinin yapıldığı noktada çay molası verme; ardından da Afyon merkezi gezme fırsatımız oldu. Tek pişmanlığımız yani yapılan ve zengin koleksiyonunu görmeyi merakla beklediğimiz Afyonkarahisar Arkeoloji müzesinin Pazartesi kapalı olduğunu hesaba katmamak oldu. Düşünseydik bu programı müzeyi de kapsayacak ve bir kısmını ertesi güne bırakacak şekilde yapardık.

  • Ayazini  Kaya Kilisesi: Ayazini merkezli Frig Vadisinin hemen girişinde yer alan, kayalara oyulmuş bu kilise hem pazar gününe başlamak hem de geziye güzel bir başlangıç oldu. Sabahın erken saatlerinde ışık muhteşemdi. Devamındaki aslanlı mezar ve kaya yerleşimlerine de buradan yürünebiliyor. 
  • Ayazini Metropolis Katlı Yerleşim Yeri: Dünyanın ilk apartmanı diye tanıtılan bu kayalara oyulmuş çok katlı yerleşim epey ilgi çekici. Zaten vadinin başında yer alıyor. 
  • Ayazini Nekropolü: Ayazini, binlerce yıldır insanlara ev sahipliği yapan ve hala da yaşamın devam ettiği bir yerleşim. Kaya yerleşimleri ile iç içe geçmiş bu köyün girişinde yer alan nekropol günümüzde de mezarlık olarak kullanılmaya devam ediyor. Arkada kaya mezarları önde mezar taşları ile yanından geçtiğimiz manzara bizlere medeniyetin devamlılığı ve ölümün yaşamın parçası olduğuna dair dersler veriyor. 
  • Ayazini Köyü: Korunmuş dokusu, mütevazı ama sevimli binaları, nazar boncuklu ya da lavantalı sokakları, kayalara oyulmuş yerleşimlerle birleşen yaşam alanları, en çok da sürprizli meydanları ve avluları ile bizi sıcacık sarmaldı. Köyün büyük bir kısmını sokak sokak dolaştıktan sonra küçük bir aile işletmesinde kahvaltıya oturduk. Kaymak, tahin pekmez, yumurta ve sucuklu herşey harikaydı. Ayazma Mağara Cafe Restoran özellikle haşhaş ezmesi ile bizi şaşırttı. Yemekten sonra dükkanları gezerek daha önce de gittiğim, antikalarla dolu avlusu ve dut gölgesindeki özgün oturmasıyla beni etkileyen Dutlu Bahçe Frighan Ayazini’de kahve içmeye oturduk. Son dakikada vazgeçip haşhaşlı sahlep içtik. 
  • Avdalaz Kalesi: Buralarda kayalara oyulmuş yerleşim yerleri kolay savunulabilir olduğundan sıkça askeri amaçlı da kullanılmış. Bildiğimiz surlu kalelerden çok farklı, dışarıdan oyuntulu kayalıklara benzeyen bu kalelerden biri Avdalaz Kalesi. Biz gittiğimizde ufak bir tesis yapılıyordu yanında, ama henüz işletmeye açık değil. Yükseklik korkunuz yoksa yukarı tırmanıp gezebiliyorsunuz. 
  • Aslantaş Yılantaş Ören Yeri: Çok kısa bir ama en eğlenceli ziyaretlerimizden biri oldu. Aslan oymalı büyük taş kalıntının ebatlarından bir zamanlar orada yer alan anıtın azametini anlıyorsunuz. Ama şimdi geriye çok az parça kalmış. Yine de ekmek aslanın ağzında pozu için ideal! 
  • Maltaş Ören Yeri: Etrafı yeni düzenlenmiş olduğu belli bu kaya mezar anıtının önünde yine Kibele’ye tapıldığı tahmin edilen kutsal bir alan var. Yeni düzenlemenin de sayesinde, basamaklara oturup karşınızdaki binlerce yıl öncesinden kalan izlere bakmak çok etkileyici. Hele bir de ören yerine yaklaşırken ağaca konmuş gördüğümüz muhteşem kuşun dev kanatlarını tepemizde dönerken aşağıdan izlemek muhteşem bir deneyimdi. Kızıl ve alacalı gövdesi kocaman bu yurtici kuşun kızıl şahin olduğunu tahmin ettik. 
  • Frig Vadisi Tabiat Parkı ve Kral Yolu: Göynüş vadisinden kuzeye yol alıp bu tabiat parkına yaklaştıkça Kapadokya benzeri kaya oluşumları karşımıza çıkmaya başladı. Kıvrılı yoldan tabiat parkı girişine tırmandığımızda önümüzde kocaman bir vadi manzarası vardı. Hedefimiz olan Kral yolunu görebilmek için biraz daha ilerledik. Bir kavşakta aracımızı park edip kahverengi tabelaları izleyerek antik yolun kalıntılarına ulaştık. Aslında buradaki Batı Anadolu’nun büyük bir kısmını kat eden, binlerce yıllık ticaret kervanlarının, askeri ve sivil trafiğin izlerini taşıyan önemli bir rotanın küçük bir parçası. Ama at arabalarının tekerleklerinin katman katman oyduğu bu antik otobanın en işlek zamanını hayal etmek için harika bir nokta. 
  • Emre Gölü ve Kırkmerdiven Kayalıkları: Bir ucundan diğerine bağırsanız duyulacak bu minik gölün güzelliği etrafındaki doğal oluşumlardan geliyor. AROG filminin çekimlerinin de bir kısmı burada yapılmış. O yüzden turistik bir çekim noktası haline de gelmiş; ama binebileceğiniz katırlar, fotoğraf çekilmek için kurulmuş set parçaları ve çay satan amcadan ibaret mütevazı bir yer. Yine de keyifli bir mola yeri… Hem tepeden hem kıyıdan gölü seyredebiliyorsunuz. Üstelik biz gittiğimizde suyun yüzeyinde bir buz tabakası vardı. Muhteşem kareler çekmeye imkan vermesinin yanında her kıyıya inenin taş atıp delmeye çalıştığı bir eğlenceye de ev sahipliği yaptı. Hele bir de rüzgar esip o buzlar kıyıya doğru yığılmaya, kırılmaya başlayınca tam şenlik oldu. 
  • Afyonkarahisar Kalesi: Şehrin göbeğinde dev kayalıkların tepesine konmuş, doğal savunmalı bu şahin yuvası kaleye çıkabileceğimizi düşünürken yanılmışız. Daha doğrusu yanlış hesaplamışız… Biz arabayla yaklaşıp gün batımında çıkarız sanmıştık. Meğer 700 civarında basamakla en aşağıdan tepeye yaya tırmanılan bir kaleymiş. Üstelik kışın bu basamaklar buz da tutabilirmiş. Akşam saati yaklaştığı ve hem soğuk hem kayma tehlikesini göze alamadığımız için yukarı çıkmaktan vazgeçtik. Biraz sokaklarda dolaşıp yaklaştık; tırmanışı bir sonraki sefere hazırlıklı yapmaya karar verdik 
  • Afyon Sokakları ve Evleri: Afyon Ulu Camii hedefiyle çizdiğimiz rotada, eski Afyon evlerinin restore edilip, şehre renk katan bir düzenlemeyle canlandırılmaya çalışıldığını okumuştuk. Ama kişisel olarak ben memleketimizdeki böyle kitlesel restorasyonlarda gördüğüm özensizlikten bir miktar rahatsız oluyorum. Bir yandan böylesine büyük bir alandaki dokuyu dönüştürmenin ekonomik ve lojistik zorluğunu anlıyorum. Öte yandan özgün detayları, yaşanılmışlıkları olmayan bu restorasyonlardan aldığım his samimiyetsiz, derinliksiz ve gerçek değil. Üstelik bence sürdürülebilir de değil; çünkü gerçekten yaşamadıkları gibi özgünlüklerini kaybettikleri için cazip bir turizm kaynağı olmaktan da uzaklaşıyorlar. Yine de buna da şükür dediğimiz bir noktadayız. Tamamen yok olmasından, beton bloklar tarafından işgal edilmesinden bin kat daha iyi. bence gidip kendi kararınızı kendiniz verin; belki benim aşırı mimari hassasiyetimdendir. 
  • Afyonkarahisar Ulu Camii: Fırsat buldukça gittiğim şehirlrin ulu camilerini gezmeye çalışırım; özellikle bunun gibi Selçuklu eseri ise ya da özel bir mimari özelliği varsa. Afyon Ulu Camii de bu kategoride beni yanıltmadı; hatta büyüledi diyebilirim. Dev ahşap direklerin taşıdığı muhteşem çatı sistemi, kolonların tepelerindeki mukarnas süslemeleri, gösterişten uzak ama etkileyici oranları ile gerek teknik gerek estetik açıdan dönemin en güzel eserlerinden biri bence. Mutlaka görün derim. 

Dönüş Rotası Kütahya

Afyon Müzesini gezemeyince dönüş yoluna erken çıktık… Zaten hem farklı bir rota olsun hem de yeni bir şeyler görelim diye Kütahya’yı hedeflemiştik. Madem vaktimiz bol Kütahya’da birkaç yer gezelim dedik. Maalesef öyle bir imkan yok! Kütahya merkezde gezilecek bir avuç içi kadar yer var; onu da bir iki saatte bitiriyorsunuz. 

Yine de ilginizi çekerse bir tur atabilirsiniz:

Sonuçta Afyon, 3 yada 2 günlük bir gezi için muhteşem bir hedef… İnsanın her duyusuna hitap ediyor. Tarihi görsel, yedikleriniz koku ve tat alma, doğası ise her duyunuzu harekete geçiriyor. Hele bir de konakladığınız yerde termal şifalı sulara erişiminiz varsa, sizden iyisi yok. Yalnız yine de dikkat edin bunlar hep entel kaloriler!!!