Göçebe Cadılık Müessesesi & Türkiye Nomad Fest 2025

Önümde iki kavram var açıklama gerektiren…

Göçebelik Meselesi

Aslında pek titr, meslek veya görev başlıklarıyla tanımlanmaya inanmıyorum. Klasik mesleklerin hala revaçta olduğu, yenilerinin doğumuna şahitlik eden bir neslin evlatlarıyız. Ve itiraf ediyorum ki biz de bu kalıpların içinde kariyer yapacağız diye yola çıktık. Ama geriye dönüp bakınca, kapımıza zorla dayanan üniversite seçimi arifesinde de benim şahsen hayalim birden meşguliyeti olan bir insan olmaktı. Lise yıllarımda hem mimar olacağım, hem film setleri tasarlayacağım, hem de sanatla uğraşacağım; sergiler açan, kitaplar yazan, besteler yapan ve arada zevk için sahneye çıkıp şarkı söyleyen bir kadın olacağım derken biraz abartmış olabilirim. Gerçekten de bunların hepsi ilgi alanımdı ve birinden bile vazgeçmek bile istemiyordum. 

Fakat hayat insanı nasıl yontuyorsa ben de öyle yavaş yavaş hizaya geldim. Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık bölümüne büyük bir şevkle ve dereceyle girdiğimde eteklerimdeki taşlardan önce müzik düştü yere. Set tasarımına neredeyse hiç girmedim; baba mesleğinin arka perdesindeki zorluklar zaten çocukluğumun fonunda yıllarca arabesk çalmışlardı. Sadece bir kez, kadim bir dostumun tiyatro festivalinde sahnelediği oyuna imza attım haylaz bir hevesle. Mesleğin yancısı olduğu için çizmeye devam ettim; ta ki dijital dünya elimizden kalemleri alıp fareleri klavyeleri baş tacı edene kadar. Yazmaya ise hep devam ettim; ama hayat mücadelesinin izin verdiği kuytu köşelerde, ve anca kendi kendime. 

Yine de insanın içindeki çekirdek hiç değişmiyor… Çok yönlülük ve değişkenlik kariyerimin ana teması oldu sonuçta. Önce mimar, oradan deneyim tasarımcısı, yetmedi gönüllü, hadi oradan dernek kurucusu, e para kazanmak da lazımdan eğitmen ve eğitim tasarımcısı oldum. Tabi bunların hepsinde bir tüzel kişilik gerektiğinden, bir yandan da yönetici, muhasebeci, IK uzmanı, müşteri temsilcisi, pazarlama ve satış sorumlusu yani her iş yapılırcı oldum. Bir ara moda kavram “maker” dedik kendimize; hatta Türkiye’nin ilk Maker Atölyesini kurduk, sosyal girişimci olduk. Öte yandan hayatımıza anlam katan Robotel Türkiye sayesinde sivil toplum dünyasının içine daldık. Bir baktım ki benim kariyer yolum daralıp te bir hedefe gideceğine yayıla yayıla bir yelpaze olmuş. Kartvizitimde yazanlar tanımların sürekli değişmesi de kanıtı. 

Orta yaşın ortasında, dünyanın Kovid golü ile özel hayatımdaki cephelerin kesiştiği noktada bir yerlerde bu “maymun iştahım” ile barıştım. Kendimi akışa bırakıp sevdiğim konularda, hayatıma anlam katan yerlerde ve elimdeki imkanların açtığı yollarda ilerledim. Bir noktada da tükenmişlikten hiç bir şey yapmadan çıkmak gerekti ki; durabilmek aldığım en büyük dersti. hem biteni yolcu etmek hem de yeniden başlayabilmek için kendimi yollara verdim. Sadece gitmek, kaçmak değildi hedefim; bir yerlere varmak da değil. Sadece yolda olmanın inanılmaz hafifliği, huzuru; konfor alanının dışına çıkmanın özgürleştirici gücü; esneye esneye kırılmaz olmanın verdiği cesaret ve hayatın o kusurlu muhteşemliği ile kucaklaştım. 

Böylece yarı göçebe oldum! Tam diyemiyorum; zira hala bir baz istasyonum, evim dediğim bir kalem var. Ama yolda olma, planları niyetlere çevirip fırsatları kovalayarak yaşama fikri giderek hayatımın merkezine yerleşti. Hatta öylesine damarlarıma işledi ki belli bir süreden fazla aynı yerde kalınca “bitim kanlanmaya” başladı. Böylece hayatım yarı seyyah, yarı emekli hale geldi. 

Cadılık Meselesi

Yollara vurdukça dünyanın nimetlerine giderek daha çok minnet duymaya; toprak anayı incitmeden, onun bize hediyelerinin kıymetini bilerek ve doğaya daha uyumlu nasıl yaşarıma kafa yormaya başladım. Eskiden daha bir şehir insanı iken, tabiatın sonsuz döngüsünden güç ala ala daha bir dört element insanı oldum. 

Önce sema ile barıştım… Doğan, batan güneşe selam ettim; bulutlarla gönül eğlendirdim; fırtınada eğilip rüzgara direndim; aydan, yıldızlardan şifa bekledim. Gün geçtikçe kainatın güzelliğine daha çok hayran olmaya, gökyüzünün binbir haliyle aşka gelmeye başladım. 

Sonra su ile helalleştim… Çizdiğim her rotda ya nehri ya denizi mihmandar ettim. Kıyısında estim, ferahladım; ortasında daldım, hem suya hem kendi içime; yer yer akıntısına teslim oldum veya önünde saygı ile eğilim kenara çekildim.

Ardından toprakla kavuştum… Bahçemin ağaçlarına dokunmaya, meyvelerini toplamaya, çiçeklerini koklamaya, yaprakların salınışında huzur bulmaya başladım. Oradan sokaklara, korulara, ormanlara, vadilere, dağlara çıktım. Verdiği bereketli hediyeleri minnetle kabul edip israf etmeden değerlendirmeye giriştim. Anamdan miras izleri, tarifleri, tatları izledim. Sirkeler, reçeller, soslar, likörler, şaraplar, konserveler, baharatlar, yağlar, kocakarı ilaçları derken; kendimi topraktan gelenin toprağa dönen rotasında da yolcu belledim. Sobamın külünü, çöpümün kompostunu biriktirdim; şifalı bitkiler ektim. 

En son da ateşle oynaştım… Hem alevli hem içte olanda kendimi yakmadan ısınmayı öğrendim.Dostluğu sevgi, kahkahalar ve aş ile, aşkı özen ve emekle beslemeyi; başka ateşlerle gerektiğinde birleşip yükselmeyi gerektiğinde karşılıklı alan verip küllenmeyi becerdim. Bir de yokluğumuz bunca yakınken, durup sadece var olmayı. 

Zamanla doğal beslenme, doğal şifalar, doğal lezzetler, doğal kozmetikler yapar; bunları eş dost ile paylaşır oldum. Arada da ne iş yaparsın sorusuna “cadılık” demeye başladım. Nitekim sonradan merak sardığım tarih, mitoloji, felsefe, ezoterizm dergahından da materyalist olmayan elementlere meylettim. Kendi dertlerimi şifalandırayım derken kadim dünyanın da yolcusu oluverdim. 

Kariyer Meselesi

Göçebe Cadılık konvansiyonel anlamda bir meslek değil; kariyer hiç sayılmaz. Aslında bu minvalde yaptığım işlerden para da kazanmıyorum. Ne ürettiklerimi satıyorum ne de nasıl yapılır içeriklerini; sadece dileyenle paylaşıyorum. En fazla resmini, videosunu çekip yayınlıyorum veya masrafına ortak ediyorum. 

Bir yandan da gittiğim her yerde yeni yarenlikler biriktiriyorum. Kimi gönüllülükten, kimi dert ortaklığından, kimi iş kimi meşk yoldaşlığından, kimi ise sadece yolların kesişmesinden doğan dostluklardan da başka filizler yükseliyor. 

Mesela biri ARTEMİTOS… Sanatın mit ile buluştuğu, nefes ve vücudun arketipler ile dile geldiği, içimizdeki gücün şiddetsiz iletişimle paylaşıldığı bir yolculuk. Disiplinler arası bir kadın inzivası.Hem bireysel rotamızda beslenebileceğimiz, hem de yoldaşlarla üretip paylaşarak çoğalabileceğimiz bir sürdürülebilir seyahat deneyimi. Ama bunu ayrıca zamanı gelince daha detaylı yazarım. 

Bir diğeri de Türkiye Nomad Fest organizasyonu; daha doğrusu yeni nesil göçebeliğin adı Digital Nomad camiasının Türkiye’deki buluşma adresi. Dünyada epey yaygınlaşan bu dijital göçebelik kavramını ve yaşantısını onlar daha iyi anlatırlar. Kendileri camianın nicedir takipçisi, girişimcilik dünyasının mihenk taşlarından iş insanları ve Ekim 2025’te Türkiye’nin ilk Nomad Festivalini Alanya’da düzenlediler. Ben de size konuya nasıl dahil olduğumu anlatabilirim.

Bir yandan göçebelik ve cadılık konularında düşünür ve Artemitos gibi projeler üretirken; bir yandan da profesyonel hayattan biriktirdiğim dostlarla sohbet ederken bu dijital göçebelik kavramı ile tanıştım. Bizim Türk tarihinden bildiğimiz göçebe kültüründen biraz farklı ama ondan ilham alan bir camia bu. Teknoloji sayesinde uzaktan, hatta dünyanın her yerinden çeşitli işlerde çalışabilme becerisine ve imkanına sahip bu insanlar bir yandan seyahat ediyor bir yandan üretiyorlar. Kiminin benim gibi arada döndükleri konvansiyonel bir evleri var; kiminin ise yuvası her seferinde dünyanın başka bir köşesi. Girişimcilik ekosistemi içerisinde yıllardır emek veren arkadaşım Neşen Yücel ve yakın zamanda kaybettiğimiz eşi Patrick Bosteels nicedir bu caimanın takipçisiydi. Birkaç yıl önce Türkiye’de Nomad festivali yapmaya niyetkenmişleri; şartlar el vermemişti. Neşen, aynı yolda hayal kuran iki kadın dostu – Mine Dedekoca ve Gizem Burtecin ile kolları sıvadı ve 2025’te dünyanın dört bir yanından yeni nesil göçebeleri Alanya’da buluşturmayı başardı. Ben de bu buluşmada Göçebe Cadı olarak yer almaktan gurur duydum. 

Türkiye Nomad Festivali Deneyimim

Türkiye’de ilk kez yapılan bu festivalin genel tanıtımını ve içeriklerini sitesinden ve sosyal medya hesaplarından daha iyi inceleyebilirsiniz. Ben ise izlenimlerimi, yorumlarımı ve bana kattıklarını paylaşabilirim…

Öncelikle organizasyon ekibine şapka çıkarıp önlerinde saygı ile eğiliyorum. Uluslararası bir etkinliği profesyonel seviyede bir başarıyla düzenlemekle kalmadılar; bunu yapmacıklıktan uzak, samimi, sıcak bir buluşma haline getirdiler. Böyle etkinliklerde ilkinin gerçekleşmesi bile mucize sayılırken, dünyanın dört bir yanından bu camianın bilinen simaları ve emektarını bir araya getirerek bendeniz gibi yeni yetme göçebelerle kaynaştırdılar. Ev sahibi otelin desteği ile konaklamadan toplantıların yapıldığı otağı çadırına, zengin ve çeşitli içeriklerin yer aldığı dolu dolu programdan sohbetin doruk yaptığı akşam eğlencelerine kadar ayakta alkışlanacak bir iş çıkardılar. 

Birkaç gün boyunca ard arda ve bazen eş zamanlı çeşitli oturumlarda; dijital göçebelik, co-living & co-working dediğimi zortak yaşam ve çalışma ortamları, girişimcilik ve solo girişimcilik dünyasının araçları, yapay zeka ve diğer teknolojinin yarattığı fırsatlar, gezgin bloggerlar, benim gibi karma modellerin örnekleri dışında sanat ve wellness seansları da yer aldı. İsteyen istediğine katılmakta serbestti; ama çoğumuz bu ilk buluşmanın motivasyonu ile yeni ve eski dostları sunumlarda ve atölye çalışmalarında yalnız bırakmadık. Arada da tatlı molalar alıp Ekim’de Alanya’nın havasından, suyundan, eğlencesinden faydalandık. Akşamları kaynaşma çemberleri, güzel sohbetli yemekler, eğlenceli ve kostümlü partilerle birbirimizi daha yakından tanıdık. 

Ben kişisel olarak birden fazla kazanımla ayrıldım Alanya’dan. Hem kenarından duyup merak ettiğim bu dijital göçebe camiası ile yakından tanışma, nasıl yaşadıklarını, neleri önemsediklerini ve hayata bakışlarını anlama fırsatım oldu. Bir yandan kendi projemi sunup geri bildirim alma şansım, bir yandan da taze bir yarı göçebe olarak paylaşılan hikayelerden nasıl ilham alabileceğimi, diğerleriyle neler paylaşabileceğimi ve ortaklaşa neler yapabileceğimizi görme imkanım oldu. En çok da samimi ama saygılı, gerçekçi ama umutlu, sıcak ve zarif, kalbi güzel, rengarenk insanlarla tanışmak çok iyi geldi. 

Şimdi ben de kıyısından bu göçebe dünyanın bir parçasıyım. Başka festivallerde dünyanın başka köşelerinde eski ve yeni yoldaşlarla buluşmak için şimdiden plan yapıyorum. Belki kimi festivale misafir kimine konuşmacı veya atölye yürütücüsü olarak katılacağım. Belki festival dışında bazı girişimleri yerinde ziyaret edeceğim. Ama şurası kesin ki bu Nomad Camiası da hem beslenip hem de üretebileceğim yeni bir alan daha yarattı bana; minnettarım. 

Not: Çektiği harika kareler kadar, hikayesini benimle paylaştığı için Chantelle Flores’e gönülden teşekkürler! 

Doruklarda Termessos

Termessoss’a Ekim’de gittim… Mükemmel bir zamandı; güneş yeterince ısıtıyor, gölge yeterince nefes veriyordu. Araştırmayı az yapıp beklentimi coşturmayayım dedim. O doruklara tırmandıkça büyülendim; kent önce doğasıyla sonra topografyaya yerleşimi ve kalıntıların zenginliği ile beni sarmaladı. Öyle bir noktada konumlanmıştı ki bir doruğa sırtını dayamış, diğerine tepeden bakarken dünyanın hakimi gibi hissettirdi. Hele o çift manzaralı tiyatronun sırtlarındayken rüzgar beni tarihin hayallerinde dolaştırdı. 

Antalya merkezden 1 saate yakın mesafede Termessos’a gitmek için kuzeybatı yönünde seyahat ediyorsunuz. Benim bir sonraki hedefim Kibyra Antik kenti olduğundan sabah erken çıkıp yarım günü burada geçirdim. Milli park sınırından araçla girip nefis manzaralar eşliğinde, dolambaçlı yoldan antik kent kalıntılarının başladığı noktadaki otoparka park ettim. Burada bazı kalıntılar var ama asıl kenti dolaşmak için bir patikadan bir miktar yukarı tırmanıyorsunuz. Yani ayakkabı gibi ekipman açısından biraz doğa yürüyüşüne, rampaya da psikolojik olarak hazırlıklı gidilmesi iyi olur. Ben tüm rotayı dolaştım; aynı noktaya döndüğümde tahmini 8-10 km arasında yürümüş olduğumu tahmin ediyorum. Daha kısa rotalar da mümkün ama inanın zahmete değer! 

Termessos Tarihi Bilgi

Termessos bugün Güllük adını taşıyan Solymos Dağı’nın dorukları arasındaki vadide, Anadolu’nun en eski halklarından Luvilerin soyundan gelme Solymler tarafından kurulmuş önemli bir antik kent. Orman içinde korunan ören yerlerinin en çarpıcılarından biri olup, aynı adı taşıyan Milli Park içinde yer alır. Güllük Dağı (Termessos) Milli Parkı, zengin bitki örtüsünün yanı sıra nesli tehlike altında olan hayvanları da barındıran özel bir bölgedir.

Şehrin tarih sahnesine çıkışı Büyük İskender’in MÖ 333 yılında kenti kuşatması ve Termessosluların güçlü bir savunma yaparak kenti teslim etmemesiyle olmuştur. İskender’in ölümünden sonra kent Ptolemyler tarafından alınmıştır. MÖ 189 yılında komşu şehir İsinda’yı zapteden Termessos’lular İsinda halkının şikâyeti üzerine Anadolu’daki Roma Kuvvetleri Komutanı Manlius Vulso tarafından cezalandırılmışlardır. Büyük ihtimalle aynı tarihlerde Termessos ile Likya Birliği arasında bir savaş da söz konusuydu. MÖ 71 yılında Roma ile arasında “dostluk ve ittifak” bulunan Termessos’un işlerinde bağımsız olduğu ve kendi kanunlarını kendileri yapacakları konusu da Roma senatosunca kabul ve tasdik edilmiştir.

MÖ 36’dan 25’e kadar Galatialı Amyntas’ın Pisidya’nın diğer kentleriyle Termessos’u da yönettiği bilinmektedir. Roma İmparatorluk döneminde ise şehrin bağımsızlığını koruduğu bastığı sikkelerden anlaşılmaktadır. Şehrin Bizans döneminde ve sonraki devirlerdeki durumu hakkında hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Termessos kenti terk edildikten sonra yeni bir yerleşmeye tanık olmadığı gibi deprem ve doğal tahribin dışında oldukça sağlam ve iyi korunmuş ören yerlerinden biri olarak gösterilebilir.

Termessos, çok sayıda tapınağa ve çok geniş mezarlık alanlarına sahiptir. Mezarlarının çeşitliliği ve bezemeleri oldukça zengindir. Bunlardan Büyük İskender döneminin önemli komutanlarından Alketas’ın mezarı (MÖ 319) ve diğerleri şehir tarihine ışık tutmaları açısından da önemlidir. Anıtsal mezarların yanında çok sayıda savaşçılıklarını betimleyen kalkan motifli lahit, mezarlık alanında oldukça geniş bir yer kaplar. Antalya Müzesi’nde Termessos’a ait en ilginç eser Lahitler Salonunda sergilenen Köpek Lahdidir. Stefanos adlı köpeğe sahibesi tarafından yazılmış şiirsel kitabe benzersiz olmasıyla ayrı bir önem taşır.

Termessos, yerleşim biçimi ve savunma sistemleri ile doğanın sunduğu olanakları en iyi şekilde kullanan kentlerden biri olmuştur. Doğal ve kültürel değerleriyle dünya mirası olarak önerilen Güllük Dağı-Termessos Milli Parkı, 2000 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesinde yer almaktadır.

Kaynak: “Termessos” Dünden Bugüne Antalya [II. Cilt], Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü (2012)

Termessos Wiki Sayfası da BURADA. 

Karadan Kuzey Yunanistan Rotası 

Arabayla İpsala’dan 9 günlük Kuzey Yunanistan rotası 

Bölüm #1 – Trakya

Ağustos’ta yola çıkmak bir hataydı… Hem herkesin tatil ayı olduğundan her yer kalabalık, hem de Almancı geçişleri nedeniyle sınırlar ekstra kalabalıktı. Biz Yunanistan girişinde sabah 4.30’da Keşan tarafından kalkıp 5’te sınırda olmamıza rağmen 3 saatte geçtik. Arada Yunan tarafında nöbet değişimine de denk geldik. Arkamızdan 6’da gelenler ise 7 saat beklemiş! Sonuçta her halükarda Erikli’de gecelemekle çok iyi yapmışız. Hem cuma akşam üzeri yola çıkıp mesafeyi bölmüş ve dinlenmiş olduk hem de sınırı yine de en rahat zamanında yakalamayı başardık. 

Keşan’da yemek tavsiyesi: ÖZ-EN ET LOKANTASI 

Bölüm #2 – Kavala & Philippi

Kavala’da kahvaltı ve deniz havası aldıktan sonra bölgenin en önemli antik kentlerinden Philippi’ye devam ettik. 

Çok önemli bir savaşa sahne olan Philippi Ören Yeri geniş bir alana yayılıyor ve küçük ama değerli müzesi Archaeological Museum Of Philippi  kesinlikle gezmeye değer. 

Bölüm #3 – Selanik

Selanik Atatürk Evi; biz gittiğimizde kapalı idi bu 10 Kasım’da yenilenmiş olarak açılıyor.

Şehir içindeki kalıntılar tam sokaklarda dolaşa dolaşa gezmelik; en güzelleri: Arch of Galerius ve denize nazır İskender haccı: İskender Anıtı çok keyifli. Rıhtımda gün batımı şart… 

Yemek tavsiyeleri: Balconaki veya Kazaviti Thessaloniki

Bölüm #4 – Selanik Arkeoloji Müzesi

Yıllar önce Selanik’e geldiğimde buraları dutluktu!.. Mükemmel koleksiyonu ile mutlaka gezilmeli: Archaeological Museum of Thessaloniki için biz uzun saatler ayırdık; özellikle Makedon mezarlarının hazineleri efsane; bu ne zenginlik!

Bölüm #5 – Dedemin Memleketi Serez

Eski Bedesten / Arkeoloji Müzesi ile başladık: Archaeological Museum of Serres (Bezesteni)

Mutlu şehir Serez.. Pazartesi öğlene doğru vardık ama her yer cıvıl cıvıl ve insan doluydu. Herkes neşeli ve zarif görünüyordu. Sergideki görevli ablaya bugün özel bir gün veya tatil mi diye sorunca burası hep böyle dedi! Yaşanacak şehir olduğuna karar verdik o an hepimiz. 

Her ne kadar atalarımdan bir iz bulamasam da Zincirli Cami’de ziyatetçi defterine dedeme seslenen bir name yazdım: Cultural Exhibition Space “Zintzirli Mosque”

Dönüşe geçmeden yerel bir üreticiden Serez uzosu aldık ki dükkan da Uzo kadar nefisti. 

Bölüm #6 – Thasos / Taşöz Adası

Kavala içinden değil, ilerisindeki kasabadan sürekli kalkan bir feribot var; biz aracımızla buradan geçmeye karar vermiştik. Ama geçiş tam bir kaos! Ağustos kalabalığına hazır olmayan bir ekip, uzun sıralar ve nizami olman bir biletleme yüzünden epey bekledik. Ama dönüşte sabah erken geçip kalabalığı atlatmayı başardık. 

Adada her yerde kalıntılar var; mesela Gate of Zeus & Hera veya Ancient Agora of Thasos ya da Sanctuary of Heracles ama Akropol’e çıkmayı tavsiye etmiyorum çünkü yol yok. 

Deniz, güneş ve kokteyller eşliğinde bir gün için Thasos ideal. Ama yine Ağustos kalabalığına dair uyarıyorum; bir de çok Türk var!

Akşam yemeği için önünden denize de girilen mekanı tatlı yemekleri leziz bir tavsiye: Ftapodi Thassos

Adanın en ucunda, kayalıkların üzerinde bir mola için mükemmel bar tavsiyesi: Karnagio Beach Bar

Bölüm #6 – Thasos Arkeoloji Müzesi

En iyi Yunan Adası Müzelerinden, mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim: Thasos Arkeoloji Müzesi

Adanın batı tarafında, tepelerde özgün bir köyün meydanında hem ortamın hem yemeklerin nefis olduğu restoran: Kazaviti

Bölüm #7 – Thasos Panagia Köyü

Aşk Çeşmesi ve kanallı köyü görmeden gitmeyin bence: Panagia

Bölüm #8 – Alexandroupoli / Dedeağaç

Zona Ören Yeri Dedeağaç’ın batısında Makri kasabası yakınlarında bir antik kent. Yeni kazıldığı için çok bilinmiyor ama denize sıfır konumu ve kompakt rotası ile ziyarete değer. 

Alexandroupoli Arkeoloji Müzesi ise küçük ama çok etkileyici bir koleksiyona sahip, es geçmeyin derim. 

Bölüm #9 – Samothraki / Semadirek Adası

Feribotu küçük olduğu için arabaya bilet bulamadık. Biz de yaya geçip oradan kiraladık.

Chora’da sokak gezmesi: Eski Samothraki sokaklarında dolaşmak ve küçük tasarım butiklerinden ya da eşekli hediyeliklerden almak şart. 

Geleneksel lezzetlerle nefis restoran tavsiyesi: Tavern 1900 veya Η Αρέτσα

Bölüm #10 – Samothraki / Semadirek Şelale & Deniz

Geçen gelişimde yapmamıştım; içimde kalmıştı… Şelale yürüyüşü & serin sulara dalış: First Fonia’s Waterfall yaklaşık 1-1.5 saat yürüme mesafesinde, kolay bir parkur; üstelik Ağustos’ta bile mis gibi akıyor. 

Samothraki peynirlerinden almadan gitmeyin: TYPOKOMEIO

Bölüm #11 – Samothraki / Semadirek Kutsal Alan & Müze

Antik Samothraki Yerleşkesi & Kutsal Alan antik bir inisiyasyon merkezi.Müzesi ise minik ama enfes: 

Archaeological Museum of Samothrace ve Sanctuary of the Great Gods

Sonuç: Yine Gelecek Ben

Hafta sonlarını birleştirip 9 güne tamamladığımız Kuzey Yunanistan rotasında maksimum verim ile dinlenme kefelerini denk kurmaya çalıştık. Kültür meraklısı ekibimizin olmazsa olmaz ören yerleri ve müze ziyaretlerimizi deniz ve şelale molaları ile dengeledik. Plan yaparken hedefimizde olan Makedon mezarları restorasyonda olduğu için gezemedik. Bu nedenle hem onları ziyaret edebileceğimiz hem de başka sahillerde mavilere uzanabileceğimiz bir Yunan Makedonyası rotasına daha niyetliyiz.

Ama Selanik çok güzel şehir; her zaman gidilir. Serez büyük sürpriz yaptı, tekrar gitmek ve civardaki başka küçük şehirleri de gezmek isterim. Dedeağaç zaten komşu kapısı, her rotanın molası. Taşöz’e bir daha sezonda değil de baharlarda gitmeyi tercih ederim. Semadirek ise bambaşka bir ada, herkese göre değil ama beni kendine her zaman çekiyor.